Rehberimin gözleri her zamankinden farklıydı. Bana doğru yürürken sakin bir hali vardı. Arkasında duran ufak heykele bakınca açıkçası çok şaşırmıştım. Uykusuz Ormana girerken karşılaştığımıza oranla bu çok daha ama çok çok küçük duruyordu.
Tek fark bu da değildi, gövdesinin ortasındaki iki çizgi bunun "İkinci Ruh Gezgini" olduğunu işaret ediyor gibiydi. Aynı bakışlar ama gene de bir şeyler farklı görünüyordu.
Rehberim yanıma iyice yaklaşınca kendimi savunma hissinden olsa gerek "Duanızı bozduğum için özür dilerim" diye hemen kabahatimi kabullenmek istedim.
Rehberim önce yüzümü inceledi, ardından gözlerimin içine iyice baktı."Hmm... birazcık sohbet etmek için güzel bir gün, sence de öyle değil mi küçük dostum?" diyerek az önce geldiğim yoldan yavaş yavaş ilerledi. Bende bir kez daha ufak heykele baktım, ardından rehberimin peşinden harabe evin ön tarafına doğru yürümeye başladım.
Rehberim sabahki kadar enerjik görünse de, biraz farklı bir ruh hali içerisindeydi. Azıcık ciddi, birazcık daha sakin ve daha da önemlisi bence rahatlamış görünüyordu. Evi yola bağlayan yıkık kapıdan geçerek direk nehrin kıyısına doğru ilerliyorduk.
Rehberim çantasını yere bırakarak önce nehir kenarına giderek yüzünü yıkadı. Sonra benden oturmamı istedi.
"Küçük dostum ... İsim Töreni tam olarak nedir bilir misin ?" diyerek sözlerine başladı.
Rehberimin yüzüne bakarak "Evet efendim, ... Ruhlarımıza kim olduğunu hatırlatmak için yapılan bir tören." dedim biraz da çekinerek. Bu bilgimin doğru olduğunu biliyordum ancak bir başkasına daha önce açıklamam gerekmediğinden sözlerimin ağzımdan çıkışında yanlış bir şey demiş olmaktan korkmuştum.
Rehberim bana gülümsedi.
"Çok karmaşık bir işlemi kısa ve basit bir şekilde açıklayabildiğin için seni tebrik ederim. Aslında sözlerin gayet güzel ve doğru, sadece her şey bununla da bitmiyor." dedi.
Sanki benden bir söz yada soru beklermiş gibi kısa bir an durdu. Ardından tekrar sözlerine devam etti.
"Bu tören sırasında senin içinde barındırdığın ruhuna ismi ile bu hayat içerisinde ilk kez seslenecekler... içinde taşıdığın ruh belki iyi bir geçmişe , belki de çok kötü bir geçmişe sahip olabilir."
"Efendim, kimler olacak bu törende ? az önce <ilk kez seslenecekler> dediniz de." dedim.
"İsim Töreni sırasında ben sadece bu yolda rehberlik etmiş biri olarak bulunacağım. Ben senin içindeki ruhun adını bilemem. Bilmekte benim görevlerimden biri değil ayrıca. Bu tören sırasında yanımızda dünyamızın büyük ve en eski güçlerinden bir kaçı bulunacak. Eğer şanslıysak belki fazlası bile yanımızda olabilir." diyerek bana bakmayı sürdürdü.
Ne düşünmem yada ne söylemem gerektiğini bir kez daha bilmiyordum. Sadece sözlerindeki bir şey beni çok rahatsız etmişti. Bunu sormam gerektiğini düşünüyordum ve sözler ağzımdan ufak ufak çıktı. "Efendim, eğer içimde kötü bir ruh yaşıyorsa ... ne oluyor o zaman ?" dedim ve cevabı duymaktan korkmaya başladım.
Rehberim önce kaşlarını çattı ve ardından gözleri gölgelerin ardına saklanmış gibi karardı. Bana iyice yaklaşarak "Ruh Gezginleri ruhunu yok etmek için seni öldürüyorlar !" dedi.
Aman tanrım bu nasıl bir törendi böyle, ağzım açık bir vaziyette rehberim yüzüne bakıyordum. Adeta yerimden kımıldayamaz olmuştum. Ailem ben dönmezsem çok üzülürlerdi. Bir gece önceki sesi hatırladım. Aman tanrım bir tören sırasında kurban gitmek istemiyordum. Ben tüm bu düşüncelere dalmışken ve ağzım açık olduğu halde sesimi çıkaramıyorken rehberim koca bir kahkaha atarak kendini tam önümde yere atarak oturdu. O kadar çok gülüyordu ki artık gözlerinden yaşlar akıyordu.
Orada oturmuş rehberimin keyifli keyifli kahkaha atışını ağzım açık bir vaziyette izledim. Bu nasıl bir şeydi ki ?!?! Bence birini öldürmek hiçte komik değildi. Ayrıca daha 10 yaşında birinin içindeki ruh önceki hayatında kötü diye neden öldürülüyordu ki ?!?!?!
"Küçük dostum, tamam ... elbetteki senden bir tepki bekliyordum ancak bu kadar büyük bir tepki vereceğin hiç aklıma gelmemişti doğrusu" diyerek gözlerinden akan yaşları silmeye çalışıyordu.
"Kendi suratını görseydin eğer inan sende benimle birlikte gülerdin küçük dostum." diyerek şimdi de beni teselli etmeye çalışıyordu.
Sonra bir anda ciddileşerek bana tekrar baktı ve "Elbette ki, kimsenin öldürüldüğü yok, ... en azından ben henüz böyle bir şeye hiç şahit olmadım. Eğer içinde taşıdığın ruh, geçmiş yaşamlarında kötü işler yapmışsa, bu hayatın onun için yeni bir başlangıç olduğunu özellikle hatırlatıyor ve yaptığı hataları tekrarlamamasını öğütlüyoruz." diyerek bana başını geriye atarak ağaç dalları arasından gökyüzüne bakmaya başladı.
"Biliyor musun küçük dostum. Ben geçmiş yaşamalarım da her zaman bir rehber değildim. Bende ilk hayatlarım sırasında kötü şeyler yaptım ve sonuçlarını yaşadım. Hangi hayatımda bu yola seçildim bilmiyorum. Ama uzun zamandır rehberlik yapıyorum. Ve daha kaç yaşam boyunca buna devam edeceğimi biliyorum." dedi bana, ancak o an biliyordum ki, bu sözler bana değil, kendisi için söylenen sözlerdi.
Orada oturmuş şu kısacık zaman diliminde neler yaşadığımı düşündüm. Bir taşla farklı bir dilde duaya şahit oldum. Ölüm korkusunu hissettim. Bir rehberin bile geçmiş hayatlarından birinde kötü bir ruha sahip olabileceğini öğrendim.
Rehberim gözlerini bana indirdi ve usulca "Küçük dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri sana artık bazı gerçekleri anlatmam için izin verdiler. Bunu neden istediler bilmiyorum, daha önceki hayatlarım da bile bunu sadece bir kere yapmamı istemişlerdi." dedi.
Ona bir süre baktım, sadece baktım.
"Dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri ruhun hakkında bir şeyler biliyor olmalılar. İçinde taşıdığın ruh hakkında önemli şeyler biliyor olmalılar. Sana anlatmamı istedikleri gerçekler umarım seni korkutmaz. Eğer hazırsan hava kararmadan önce, bir sonraki kulübemize yola çıkmalıyız."
"Eğer bana verilen görev anlatılanlarla ilgiliyse, bu yaşamda seninle karşılaşmış olmamız ve sana rehberlik yapmak benim için büyük bir onur."
"Anlatacaklarıma hazır mısın, küçük dostum ?"
31 Ağustos 2015 Pazartesi
30 Ağustos 2015 Pazar
Heykeller Bölüm - 4
Bunu neden ve kimler yapıştı diye kendi kendime sorarken buldum. Bu kadar büyük ve korkutucu bir yapıtın böyle bir yerde işi neydi.
Karşımda duran devasa heykele bakarken korkmamak elde değildi. En az 5 metre yüksekliğinde siyah ve gri granitten oyulmuştu. Ne başı, ne de gövdesi daha önce gördüğüm bir canlıya ait değildi.
Yüz hatları sert ve gözleri bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde dikkatlice bakıyor gibiydi.
Ona baktığım zaman bizi çok uzaktan izlemiş olduğu , ta yolculuğumuzun en başından beri neler yaptığımızı görmüş olduğuna dair bir izlenimine kapıldım. Belki de buraya kadar güven içinde seyahat ettiğimizden emin olmak istiyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde bu dev heykele hayranlık ve korku ile bakarken rehberimin sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. "Altıncı Ruh Gezgini seni korkutmasın küçük dostum.O sadece bize selam veriyor." diyerek başımı okşadı.
"Altıncı Ruh Gezgini mi ?" diye kendimi sormaktan alamadım.
Rehberim heykelin gövdesi üzerinde bulunan bir işareti gösterdi. Bu basit bir çemberin ortasından geçen bir yatay bir çizgi ve onu da dik bir şekilde gene ortasından kesen başka bir çizgiden oluşuyordu.
"Bu altı demek küçük dostum" dedi rehberim. "Bize artık Uykusuz Ormanın başladığını söylüyor."
"Yani daha beş tane daha Ruh Gezgini mi var?" diyerek sorumu çekinerek sordum.
"Aslında sayıları toplam 10 tanedir. Ormanın içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü farklı farklı yerlerde üzerilerine düşen görevi yerine getirirler."
"Peki onların görevleri nedir ?" diye sormaktan alamamıştım kendimi.
Rehberim bu sefer ciddileşmişti, yüz ifadesindeki donukluk ve gözlerindeki ifade onu başka bir zaman , bambaşka bir hatıralara götürmüş gibiydi. Bir süre suskun bir şekilde yürüdük, ben sorumun cevabını her na kadar merak etsem de, rehberimin bu cevabı söylemeye hazır olmadığı veya benim bu cevabı duymamı istemeyeceğimi düşünüyor olabilirdi.
Uykusuz Ormanın içlerine doğru ilerlerken artık yürümüş olduğumuz düzgün taştan yol kendini yavaş yavaş basit ,yıllar içerisinde doğal olarak oluşmuş yola bırakıyordu. Nehir halen görüş alanımız içerisindeydi. Sadece başımızın üzerini kapatan ağaçlar hem biraz daha uzun ve sık bir görünüme kavuşmuştu.
Bir kere nehir kıyısına doğru giderek kısa bir mola verdik. Mola sırasında rehberimin bayan Çatlaksöğüt'ün nefis çorbasının olmasını ne kadar çok istediğini tekrar tekrar dile getirdi. Doğrusu o güzel kıyı kenarında oturup harika bir çorbayı içmek gerçekten olağanüstü olurdu.
Sonrasında tekrar yolumuza koyulduk. Bir kaç güzel kuşun ötüşüne ve iki geyiğin birlikte koşup geçişine şahit olduk.
Uykusuz Orman gerçekten çok güzeldi. Her ne kadar ormanın girişindeki devasa Ruh Gezgini beni ürkütmüş olsa da, bir ormanın içerisinde yalnız olsaydım eğer bu beni mutlaka korkuturdu. Ancak, yanımdaki rehberimin varlığı beni bu düşünceden uzak tutmayı başarıyordu. Orman hakkında pek bir bilgim hiç olmadı. Ne gibi canlılara ev sahipliği yapıyordu, ne gibi sırlar saklıyordu.
Yolculuğumuzun ikinci gecesi için rehberim kısa bir süre daha yürümemiz gerektiğini söyledi. Adımlarımız ufak ufak hızlanmaya başlamıştı. Yaklaşık olarak 20 dakika kadar daha yürüdükten sonra yolumuz ve nehir kıyısı arasında küçük bir kulübe gördüm. Tam yaklaşmıştık ki uzaktan olduğunu düşündüğüm bir ses işittik. Rehberim beni kolumdan tutarak hızlıca kulübeye soktu.
Açıkçası ne olduğunu anlamamıştım ama rehberimin telaşından ve duyduğumuz sesten ötürü korkmuştum. Gerçi rehberim kulübeye girdikten sonra sakin bir tavır takınmıştı ve belki beni neşelendirir umuduyla bir kaç küçük espri bile yapmaya gayret gösterdi.
Az önce dışarıda duymuş olduğumuz o sesi nasıl tarif edebilirim hiç bilmiyorum. Daha önce kesinlikle hiç duymadığım türde bir bağırma gibiydi. Sesi çıkaran ne ise, sanki bir meydan okurcasına ormanın içerisinde bağırmıştı.
Ve doğrusu, bu tahta kulübe böylesine güçlü bir sese sahip bir varlığı nasıl durdurabilirdi anlayamıyordum. İncecik tahta bir kapı onu durdurmaya yetiyorsa bu gerçekten güzel olurdu.
"O duyduğumuz ses neydi efendim?" diye sordum bir süre sonra.
Kulübedeki küçük şömineyi henüz yakmış olan rehberim ayağa kalkarak bana önce bir süre baktı. Sonra şömineye eğilerek küçük bir parça tahta alarak bana tekrar döndü.
"Bu görmüş olduğun tahta parçasının ucundaki minik ateşi görüyor musun? Bu, dünyamızdaki nadir güçlerden sadece bir tanesinin varlığına dair küçük bir kanıt. Dünyamızda ve özellikle de bu güzel ormanın ... Uykusuz Ormanın içerisinde daha bir çok kanıt mevcut. Az önce duyduğun ses ise yakın zaman içerisinde karşılaşman gerekebilecek güçlerden yalnızca bir tanesiydi." dedi ve gözlerimin içerisine bakarak nasıl bir tepki vereceğimi izlemeye başladı.
Oturduğum sandalyeden kulübenin tek camından dışarı baktım. Hiçbir şey söylemedim. Ne söylemem gerektiğini de tam olarak bilmiyordum. Dışarıda bir yerde bilmediğim bir dünya vardı ve ben bu dünyanın içinde rehberimin kanatları altında ufacık bir kulübenin içinde oturuyordum.
Rehberim kısa bir süre sonra bizim için basit bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeklerimizi yedik, sonrasında da kulübedeki iki şilteden birine ben diğerine rehberim geçip günümüzün son dakikalarının da bitmesi için gözlerimizi yumduk.
Uyandığımda kulübenin içi boştu. Yalnızlık duygusu ve beraberinde kulübenin sabah soğuğu ile kısa bir süre nerede olduğumu bilememiştim. Bu elbetteki korkmama da sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp küçük pencereye doğru yürüdüğümde ise dışarıdan gelen şarkı sesi ile hem şaşırdım hemde rahatlamıştım. Gerçi şarkı her ne kadar neşe dolu ve enerjik olsa bile, rehberimin sesi için güzel sözler söylemem mümkün değildi.
Dışarıda gerçekten çok güzel bir hava vardı, rehberimin bu kadar neşe ile şarkı söylemeye çalışmasına hiç şaşırmamıştım.
"Günaydın küçük dostum. Ne kadar güzel bir gün değil mi !"
"Günaydın efendim. Kesinlikle güzel görünüyor."dedim.
Nehir kıyısına giderek yüzümü yıkadım. Suyun içerisindeki balıkları görebiliyordum. Onlar da bu güzel sabahı neşe ile kutluyorlardı.
Taze meyvelerden ve yanımızda taşıdığımız basit bir kaç yiyecek ile yaptığımız kahvaltının ardından tekrar yola koyulmak için hazırlıklara başlamıştık.Tam yola çıkmak için küçük kulübenin yanından geçerken fark ettim ki. Kulübenin dış duvarlarının tam orta noktalarında bazı simgeler vardı.
Onlara baktığımı gören rehberim "Bunlar tüm geceyi güvenle geçirmemizi sağlayan ve kulübeyi koruyan bazı eski özel yazılar." dedi. Böylelikle bir gece önceki düşüncelerimin de cevabını almış olmuştum.
Kendi kendime "Nasıl bir dünyanın içerisindeyim acaba?" diye düşünmeye başladım. Üç gün öncesine kadar bilmediğim bir dünyanın içerisine çok hızlı bir giriş yapmıştım. Anlamadığım, bilmediğim ve sormaya korktuğum sorular ile karşı karşıyayım.
Yolumuz üzerinde bazı eski yıkıntılar ile karşılaştık. Kimisi sadece bir duvar parçasıyken, kimisi yıkık bir kuleden geriye kalmış duvar parçalarıydı. Kule sağlamken kesinlikle göz alıcı ve ihtişamlı görünüyordu. Yol hiçbir zaman ikiye ayrılmadı yada farklı bir yöne kıvrılmadı. Her zaman dümdüz bir yol üzerinde oluşumuz çok garip geliyordu.
Uykusuz Orman kendine özgü bir sese sahipti. Kuş sesleri alışılmış seslere benzemiyordu.Bir şarkının, bir ezginin kısa parçalarını tekrar tekrar söylüyor gibiydiler. Ağaçların üzerindeki yapraklar bile tatlı bir esintide sallanırken hoş ve kristal bir ses çıkarıyorlardı.
Bir kaç saat sonra başka bir yıkıntı ile karşılaştık, burası eskiden güzel bir evmiş sanırım. Şöminesi ve bacası halen sağlam bir şekilde duruyor ve zamana karşı koyuyor gibiydi. Rehberim kısa bir süre burada durmak istediğini söyledi ve bana oturup dinlenmem için devrilmiş bir ağaç gövdesi gösterdi.
Ardından evin az ötesinde bir kuyu olduğunu ve oradan biraz içme suyu alacağını söyleyerek uzaklaştı.
Oturduğum yerden biraz evi inceledim. Burada, bu ormanın içinde daha önce kimler yaşamıştı? Yol boyunca karşılaştığımız yapılar köyümde karşılaşmış olduğum evlerden farklıydılar. Kendilerine ait bir farklılıkları vardı. Ya çok yüksek bir kule, yada güçlü duvarlara sahip büyük binalardı.
Yerimden kalkarak evin etrafında bir tur atmaya karar verdim. Evin iç duvarlarında halen raflar anlaşılır bir şekilde duruyordu. Kırık bir masaya benzeyen taştan bir yığıntı vardı. Bahçesi çok büyük değil gibiydi. Ancak yola olan bağlantısında bulunan taştan yığıntıya bakınca eskiden yüksek kemerli bir giriş olduğunu anlayabiliyordum. Evin arka tarafına doğru ilerleyince rehberimin bahsettiği kuyuyu gördüm. Su matarası kuyunun kenarında duruyordu, ancak rehberim çevrede görünmüyordu.
Kuyuya doğru yaklaşınca bir kaç ses duymaya başladım. Nereden geldiğini ilk başta anlayamadım ama sonrasında az öteden geldiğini fark ettim. Bu rehberimin sesiydi. Net bir şekilde duyuyor olsam da sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Biraz daha yaklaşıp ne söylediğini iyice anlamak istedim.
Yaptığım şeyin bir suç olmadığını bildiğim halde yakalanmak istemeyen yaramaz bir çocuk gibi sessizce yaklaşmaya çalışıyordum. Sesler artık fazlasıyla net duyuluyordu. Rehberim yuvarlak taş bir zemin üzerinde tek dizini yere dayamış bir vaziyette göremediğim birisiyle konuşuyordu. Bu kesinlikle daha önce duymadığım bir lisandı. Konuşmanın tonundan ne hakkında konuştuklarını anlayamıyordum. Çünkü rehberim her ne kadar bir dizi yerde duruyor olsa da gayet rahat bir tavırla ve dostça konuşuyor gibiydi.
Sonra ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde rehberim irkildi ve geriye dönüp tam olarak durduğum yere baktı. Göz göze gelmiş olmamız o anda anlayamadığım bir hüzün görmemi sağladı. Bana bir süre daha baktı, belki de böylesine gizli bir konuşmaya izinsiz katıldığım için korkup kaçmamı bekliyordu. Ancak orada durmuş sadece rehberimin gözlerine baktım.
Her halde gitmeyeceğimin farkına varmış olacak ki, başını ve gözlerini yere devirerek ağzından derin bir nefes verdi. Sonrasında önüne döndü ve bir kaç kısa söz söyleyerek ayağa kalktı. Tekrar bana bakarak yanıma doğru gelmeye başlamasıyla az önce ne ile konuştuğunu o zaman fark ettim.
Karşımda bu sefer boyu yarım metreyi geçmeyen ve üzerinde "2" yazan başka bir Ruh Gezgini duruyordu.
Karşımda duran devasa heykele bakarken korkmamak elde değildi. En az 5 metre yüksekliğinde siyah ve gri granitten oyulmuştu. Ne başı, ne de gövdesi daha önce gördüğüm bir canlıya ait değildi.
Yüz hatları sert ve gözleri bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde dikkatlice bakıyor gibiydi.
Ona baktığım zaman bizi çok uzaktan izlemiş olduğu , ta yolculuğumuzun en başından beri neler yaptığımızı görmüş olduğuna dair bir izlenimine kapıldım. Belki de buraya kadar güven içinde seyahat ettiğimizden emin olmak istiyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde bu dev heykele hayranlık ve korku ile bakarken rehberimin sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. "Altıncı Ruh Gezgini seni korkutmasın küçük dostum.O sadece bize selam veriyor." diyerek başımı okşadı.
"Altıncı Ruh Gezgini mi ?" diye kendimi sormaktan alamadım.
Rehberim heykelin gövdesi üzerinde bulunan bir işareti gösterdi. Bu basit bir çemberin ortasından geçen bir yatay bir çizgi ve onu da dik bir şekilde gene ortasından kesen başka bir çizgiden oluşuyordu.
"Bu altı demek küçük dostum" dedi rehberim. "Bize artık Uykusuz Ormanın başladığını söylüyor."
"Yani daha beş tane daha Ruh Gezgini mi var?" diyerek sorumu çekinerek sordum.
"Aslında sayıları toplam 10 tanedir. Ormanın içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü farklı farklı yerlerde üzerilerine düşen görevi yerine getirirler."
"Peki onların görevleri nedir ?" diye sormaktan alamamıştım kendimi.
Rehberim bu sefer ciddileşmişti, yüz ifadesindeki donukluk ve gözlerindeki ifade onu başka bir zaman , bambaşka bir hatıralara götürmüş gibiydi. Bir süre suskun bir şekilde yürüdük, ben sorumun cevabını her na kadar merak etsem de, rehberimin bu cevabı söylemeye hazır olmadığı veya benim bu cevabı duymamı istemeyeceğimi düşünüyor olabilirdi.
Uykusuz Ormanın içlerine doğru ilerlerken artık yürümüş olduğumuz düzgün taştan yol kendini yavaş yavaş basit ,yıllar içerisinde doğal olarak oluşmuş yola bırakıyordu. Nehir halen görüş alanımız içerisindeydi. Sadece başımızın üzerini kapatan ağaçlar hem biraz daha uzun ve sık bir görünüme kavuşmuştu.
Bir kere nehir kıyısına doğru giderek kısa bir mola verdik. Mola sırasında rehberimin bayan Çatlaksöğüt'ün nefis çorbasının olmasını ne kadar çok istediğini tekrar tekrar dile getirdi. Doğrusu o güzel kıyı kenarında oturup harika bir çorbayı içmek gerçekten olağanüstü olurdu.
Sonrasında tekrar yolumuza koyulduk. Bir kaç güzel kuşun ötüşüne ve iki geyiğin birlikte koşup geçişine şahit olduk.
Uykusuz Orman gerçekten çok güzeldi. Her ne kadar ormanın girişindeki devasa Ruh Gezgini beni ürkütmüş olsa da, bir ormanın içerisinde yalnız olsaydım eğer bu beni mutlaka korkuturdu. Ancak, yanımdaki rehberimin varlığı beni bu düşünceden uzak tutmayı başarıyordu. Orman hakkında pek bir bilgim hiç olmadı. Ne gibi canlılara ev sahipliği yapıyordu, ne gibi sırlar saklıyordu.
Yolculuğumuzun ikinci gecesi için rehberim kısa bir süre daha yürümemiz gerektiğini söyledi. Adımlarımız ufak ufak hızlanmaya başlamıştı. Yaklaşık olarak 20 dakika kadar daha yürüdükten sonra yolumuz ve nehir kıyısı arasında küçük bir kulübe gördüm. Tam yaklaşmıştık ki uzaktan olduğunu düşündüğüm bir ses işittik. Rehberim beni kolumdan tutarak hızlıca kulübeye soktu.
Açıkçası ne olduğunu anlamamıştım ama rehberimin telaşından ve duyduğumuz sesten ötürü korkmuştum. Gerçi rehberim kulübeye girdikten sonra sakin bir tavır takınmıştı ve belki beni neşelendirir umuduyla bir kaç küçük espri bile yapmaya gayret gösterdi.
Az önce dışarıda duymuş olduğumuz o sesi nasıl tarif edebilirim hiç bilmiyorum. Daha önce kesinlikle hiç duymadığım türde bir bağırma gibiydi. Sesi çıkaran ne ise, sanki bir meydan okurcasına ormanın içerisinde bağırmıştı.
Ve doğrusu, bu tahta kulübe böylesine güçlü bir sese sahip bir varlığı nasıl durdurabilirdi anlayamıyordum. İncecik tahta bir kapı onu durdurmaya yetiyorsa bu gerçekten güzel olurdu.
"O duyduğumuz ses neydi efendim?" diye sordum bir süre sonra.
Kulübedeki küçük şömineyi henüz yakmış olan rehberim ayağa kalkarak bana önce bir süre baktı. Sonra şömineye eğilerek küçük bir parça tahta alarak bana tekrar döndü.
"Bu görmüş olduğun tahta parçasının ucundaki minik ateşi görüyor musun? Bu, dünyamızdaki nadir güçlerden sadece bir tanesinin varlığına dair küçük bir kanıt. Dünyamızda ve özellikle de bu güzel ormanın ... Uykusuz Ormanın içerisinde daha bir çok kanıt mevcut. Az önce duyduğun ses ise yakın zaman içerisinde karşılaşman gerekebilecek güçlerden yalnızca bir tanesiydi." dedi ve gözlerimin içerisine bakarak nasıl bir tepki vereceğimi izlemeye başladı.
Oturduğum sandalyeden kulübenin tek camından dışarı baktım. Hiçbir şey söylemedim. Ne söylemem gerektiğini de tam olarak bilmiyordum. Dışarıda bir yerde bilmediğim bir dünya vardı ve ben bu dünyanın içinde rehberimin kanatları altında ufacık bir kulübenin içinde oturuyordum.
Rehberim kısa bir süre sonra bizim için basit bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeklerimizi yedik, sonrasında da kulübedeki iki şilteden birine ben diğerine rehberim geçip günümüzün son dakikalarının da bitmesi için gözlerimizi yumduk.
Uyandığımda kulübenin içi boştu. Yalnızlık duygusu ve beraberinde kulübenin sabah soğuğu ile kısa bir süre nerede olduğumu bilememiştim. Bu elbetteki korkmama da sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp küçük pencereye doğru yürüdüğümde ise dışarıdan gelen şarkı sesi ile hem şaşırdım hemde rahatlamıştım. Gerçi şarkı her ne kadar neşe dolu ve enerjik olsa bile, rehberimin sesi için güzel sözler söylemem mümkün değildi.
Dışarıda gerçekten çok güzel bir hava vardı, rehberimin bu kadar neşe ile şarkı söylemeye çalışmasına hiç şaşırmamıştım.
"Günaydın küçük dostum. Ne kadar güzel bir gün değil mi !"
"Günaydın efendim. Kesinlikle güzel görünüyor."dedim.
Nehir kıyısına giderek yüzümü yıkadım. Suyun içerisindeki balıkları görebiliyordum. Onlar da bu güzel sabahı neşe ile kutluyorlardı.
Taze meyvelerden ve yanımızda taşıdığımız basit bir kaç yiyecek ile yaptığımız kahvaltının ardından tekrar yola koyulmak için hazırlıklara başlamıştık.Tam yola çıkmak için küçük kulübenin yanından geçerken fark ettim ki. Kulübenin dış duvarlarının tam orta noktalarında bazı simgeler vardı.
Onlara baktığımı gören rehberim "Bunlar tüm geceyi güvenle geçirmemizi sağlayan ve kulübeyi koruyan bazı eski özel yazılar." dedi. Böylelikle bir gece önceki düşüncelerimin de cevabını almış olmuştum.
Kendi kendime "Nasıl bir dünyanın içerisindeyim acaba?" diye düşünmeye başladım. Üç gün öncesine kadar bilmediğim bir dünyanın içerisine çok hızlı bir giriş yapmıştım. Anlamadığım, bilmediğim ve sormaya korktuğum sorular ile karşı karşıyayım.
Yolumuz üzerinde bazı eski yıkıntılar ile karşılaştık. Kimisi sadece bir duvar parçasıyken, kimisi yıkık bir kuleden geriye kalmış duvar parçalarıydı. Kule sağlamken kesinlikle göz alıcı ve ihtişamlı görünüyordu. Yol hiçbir zaman ikiye ayrılmadı yada farklı bir yöne kıvrılmadı. Her zaman dümdüz bir yol üzerinde oluşumuz çok garip geliyordu.
Uykusuz Orman kendine özgü bir sese sahipti. Kuş sesleri alışılmış seslere benzemiyordu.Bir şarkının, bir ezginin kısa parçalarını tekrar tekrar söylüyor gibiydiler. Ağaçların üzerindeki yapraklar bile tatlı bir esintide sallanırken hoş ve kristal bir ses çıkarıyorlardı.
Bir kaç saat sonra başka bir yıkıntı ile karşılaştık, burası eskiden güzel bir evmiş sanırım. Şöminesi ve bacası halen sağlam bir şekilde duruyor ve zamana karşı koyuyor gibiydi. Rehberim kısa bir süre burada durmak istediğini söyledi ve bana oturup dinlenmem için devrilmiş bir ağaç gövdesi gösterdi.
Ardından evin az ötesinde bir kuyu olduğunu ve oradan biraz içme suyu alacağını söyleyerek uzaklaştı.
Oturduğum yerden biraz evi inceledim. Burada, bu ormanın içinde daha önce kimler yaşamıştı? Yol boyunca karşılaştığımız yapılar köyümde karşılaşmış olduğum evlerden farklıydılar. Kendilerine ait bir farklılıkları vardı. Ya çok yüksek bir kule, yada güçlü duvarlara sahip büyük binalardı.
Yerimden kalkarak evin etrafında bir tur atmaya karar verdim. Evin iç duvarlarında halen raflar anlaşılır bir şekilde duruyordu. Kırık bir masaya benzeyen taştan bir yığıntı vardı. Bahçesi çok büyük değil gibiydi. Ancak yola olan bağlantısında bulunan taştan yığıntıya bakınca eskiden yüksek kemerli bir giriş olduğunu anlayabiliyordum. Evin arka tarafına doğru ilerleyince rehberimin bahsettiği kuyuyu gördüm. Su matarası kuyunun kenarında duruyordu, ancak rehberim çevrede görünmüyordu.
Kuyuya doğru yaklaşınca bir kaç ses duymaya başladım. Nereden geldiğini ilk başta anlayamadım ama sonrasında az öteden geldiğini fark ettim. Bu rehberimin sesiydi. Net bir şekilde duyuyor olsam da sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Biraz daha yaklaşıp ne söylediğini iyice anlamak istedim.
Yaptığım şeyin bir suç olmadığını bildiğim halde yakalanmak istemeyen yaramaz bir çocuk gibi sessizce yaklaşmaya çalışıyordum. Sesler artık fazlasıyla net duyuluyordu. Rehberim yuvarlak taş bir zemin üzerinde tek dizini yere dayamış bir vaziyette göremediğim birisiyle konuşuyordu. Bu kesinlikle daha önce duymadığım bir lisandı. Konuşmanın tonundan ne hakkında konuştuklarını anlayamıyordum. Çünkü rehberim her ne kadar bir dizi yerde duruyor olsa da gayet rahat bir tavırla ve dostça konuşuyor gibiydi.
Sonra ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde rehberim irkildi ve geriye dönüp tam olarak durduğum yere baktı. Göz göze gelmiş olmamız o anda anlayamadığım bir hüzün görmemi sağladı. Bana bir süre daha baktı, belki de böylesine gizli bir konuşmaya izinsiz katıldığım için korkup kaçmamı bekliyordu. Ancak orada durmuş sadece rehberimin gözlerine baktım.
Her halde gitmeyeceğimin farkına varmış olacak ki, başını ve gözlerini yere devirerek ağzından derin bir nefes verdi. Sonrasında önüne döndü ve bir kaç kısa söz söyleyerek ayağa kalktı. Tekrar bana bakarak yanıma doğru gelmeye başlamasıyla az önce ne ile konuştuğunu o zaman fark ettim.
Karşımda bu sefer boyu yarım metreyi geçmeyen ve üzerinde "2" yazan başka bir Ruh Gezgini duruyordu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

