Bunu neden ve kimler yapıştı diye kendi kendime sorarken buldum. Bu kadar büyük ve korkutucu bir yapıtın böyle bir yerde işi neydi.
Karşımda duran devasa heykele bakarken korkmamak elde değildi. En az 5 metre yüksekliğinde siyah ve gri granitten oyulmuştu. Ne başı, ne de gövdesi daha önce gördüğüm bir canlıya ait değildi.
Yüz hatları sert ve gözleri bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde dikkatlice bakıyor gibiydi.
Ona baktığım zaman bizi çok uzaktan izlemiş olduğu , ta yolculuğumuzun en başından beri neler yaptığımızı görmüş olduğuna dair bir izlenimine kapıldım. Belki de buraya kadar güven içinde seyahat ettiğimizden emin olmak istiyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde bu dev heykele hayranlık ve korku ile bakarken rehberimin sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. "Altıncı Ruh Gezgini seni korkutmasın küçük dostum.O sadece bize selam veriyor." diyerek başımı okşadı.
"Altıncı Ruh Gezgini mi ?" diye kendimi sormaktan alamadım.
Rehberim heykelin gövdesi üzerinde bulunan bir işareti gösterdi. Bu basit bir çemberin ortasından geçen bir yatay bir çizgi ve onu da dik bir şekilde gene ortasından kesen başka bir çizgiden oluşuyordu.
"Bu altı demek küçük dostum" dedi rehberim. "Bize artık Uykusuz Ormanın başladığını söylüyor."
"Yani daha beş tane daha Ruh Gezgini mi var?" diyerek sorumu çekinerek sordum.
"Aslında sayıları toplam 10 tanedir. Ormanın içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü farklı farklı yerlerde üzerilerine düşen görevi yerine getirirler."
"Peki onların görevleri nedir ?" diye sormaktan alamamıştım kendimi.
Rehberim bu sefer ciddileşmişti, yüz ifadesindeki donukluk ve gözlerindeki ifade onu başka bir zaman , bambaşka bir hatıralara götürmüş gibiydi. Bir süre suskun bir şekilde yürüdük, ben sorumun cevabını her na kadar merak etsem de, rehberimin bu cevabı söylemeye hazır olmadığı veya benim bu cevabı duymamı istemeyeceğimi düşünüyor olabilirdi.
Uykusuz Ormanın içlerine doğru ilerlerken artık yürümüş olduğumuz düzgün taştan yol kendini yavaş yavaş basit ,yıllar içerisinde doğal olarak oluşmuş yola bırakıyordu. Nehir halen görüş alanımız içerisindeydi. Sadece başımızın üzerini kapatan ağaçlar hem biraz daha uzun ve sık bir görünüme kavuşmuştu.
Bir kere nehir kıyısına doğru giderek kısa bir mola verdik. Mola sırasında rehberimin bayan Çatlaksöğüt'ün nefis çorbasının olmasını ne kadar çok istediğini tekrar tekrar dile getirdi. Doğrusu o güzel kıyı kenarında oturup harika bir çorbayı içmek gerçekten olağanüstü olurdu.
Sonrasında tekrar yolumuza koyulduk. Bir kaç güzel kuşun ötüşüne ve iki geyiğin birlikte koşup geçişine şahit olduk.
Uykusuz Orman gerçekten çok güzeldi. Her ne kadar ormanın girişindeki devasa Ruh Gezgini beni ürkütmüş olsa da, bir ormanın içerisinde yalnız olsaydım eğer bu beni mutlaka korkuturdu. Ancak, yanımdaki rehberimin varlığı beni bu düşünceden uzak tutmayı başarıyordu. Orman hakkında pek bir bilgim hiç olmadı. Ne gibi canlılara ev sahipliği yapıyordu, ne gibi sırlar saklıyordu.
Yolculuğumuzun ikinci gecesi için rehberim kısa bir süre daha yürümemiz gerektiğini söyledi. Adımlarımız ufak ufak hızlanmaya başlamıştı. Yaklaşık olarak 20 dakika kadar daha yürüdükten sonra yolumuz ve nehir kıyısı arasında küçük bir kulübe gördüm. Tam yaklaşmıştık ki uzaktan olduğunu düşündüğüm bir ses işittik. Rehberim beni kolumdan tutarak hızlıca kulübeye soktu.
Açıkçası ne olduğunu anlamamıştım ama rehberimin telaşından ve duyduğumuz sesten ötürü korkmuştum. Gerçi rehberim kulübeye girdikten sonra sakin bir tavır takınmıştı ve belki beni neşelendirir umuduyla bir kaç küçük espri bile yapmaya gayret gösterdi.
Az önce dışarıda duymuş olduğumuz o sesi nasıl tarif edebilirim hiç bilmiyorum. Daha önce kesinlikle hiç duymadığım türde bir bağırma gibiydi. Sesi çıkaran ne ise, sanki bir meydan okurcasına ormanın içerisinde bağırmıştı.
Ve doğrusu, bu tahta kulübe böylesine güçlü bir sese sahip bir varlığı nasıl durdurabilirdi anlayamıyordum. İncecik tahta bir kapı onu durdurmaya yetiyorsa bu gerçekten güzel olurdu.
"O duyduğumuz ses neydi efendim?" diye sordum bir süre sonra.
Kulübedeki küçük şömineyi henüz yakmış olan rehberim ayağa kalkarak bana önce bir süre baktı. Sonra şömineye eğilerek küçük bir parça tahta alarak bana tekrar döndü.
"Bu görmüş olduğun tahta parçasının ucundaki minik ateşi görüyor musun? Bu, dünyamızdaki nadir güçlerden sadece bir tanesinin varlığına dair küçük bir kanıt. Dünyamızda ve özellikle de bu güzel ormanın ... Uykusuz Ormanın içerisinde daha bir çok kanıt mevcut. Az önce duyduğun ses ise yakın zaman içerisinde karşılaşman gerekebilecek güçlerden yalnızca bir tanesiydi." dedi ve gözlerimin içerisine bakarak nasıl bir tepki vereceğimi izlemeye başladı.
Oturduğum sandalyeden kulübenin tek camından dışarı baktım. Hiçbir şey söylemedim. Ne söylemem gerektiğini de tam olarak bilmiyordum. Dışarıda bir yerde bilmediğim bir dünya vardı ve ben bu dünyanın içinde rehberimin kanatları altında ufacık bir kulübenin içinde oturuyordum.
Rehberim kısa bir süre sonra bizim için basit bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeklerimizi yedik, sonrasında da kulübedeki iki şilteden birine ben diğerine rehberim geçip günümüzün son dakikalarının da bitmesi için gözlerimizi yumduk.
Uyandığımda kulübenin içi boştu. Yalnızlık duygusu ve beraberinde kulübenin sabah soğuğu ile kısa bir süre nerede olduğumu bilememiştim. Bu elbetteki korkmama da sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp küçük pencereye doğru yürüdüğümde ise dışarıdan gelen şarkı sesi ile hem şaşırdım hemde rahatlamıştım. Gerçi şarkı her ne kadar neşe dolu ve enerjik olsa bile, rehberimin sesi için güzel sözler söylemem mümkün değildi.
Dışarıda gerçekten çok güzel bir hava vardı, rehberimin bu kadar neşe ile şarkı söylemeye çalışmasına hiç şaşırmamıştım.
"Günaydın küçük dostum. Ne kadar güzel bir gün değil mi !"
"Günaydın efendim. Kesinlikle güzel görünüyor."dedim.
Nehir kıyısına giderek yüzümü yıkadım. Suyun içerisindeki balıkları görebiliyordum. Onlar da bu güzel sabahı neşe ile kutluyorlardı.
Taze meyvelerden ve yanımızda taşıdığımız basit bir kaç yiyecek ile yaptığımız kahvaltının ardından tekrar yola koyulmak için hazırlıklara başlamıştık.Tam yola çıkmak için küçük kulübenin yanından geçerken fark ettim ki. Kulübenin dış duvarlarının tam orta noktalarında bazı simgeler vardı.
Onlara baktığımı gören rehberim "Bunlar tüm geceyi güvenle geçirmemizi sağlayan ve kulübeyi koruyan bazı eski özel yazılar." dedi. Böylelikle bir gece önceki düşüncelerimin de cevabını almış olmuştum.
Kendi kendime "Nasıl bir dünyanın içerisindeyim acaba?" diye düşünmeye başladım. Üç gün öncesine kadar bilmediğim bir dünyanın içerisine çok hızlı bir giriş yapmıştım. Anlamadığım, bilmediğim ve sormaya korktuğum sorular ile karşı karşıyayım.
Yolumuz üzerinde bazı eski yıkıntılar ile karşılaştık. Kimisi sadece bir duvar parçasıyken, kimisi yıkık bir kuleden geriye kalmış duvar parçalarıydı. Kule sağlamken kesinlikle göz alıcı ve ihtişamlı görünüyordu. Yol hiçbir zaman ikiye ayrılmadı yada farklı bir yöne kıvrılmadı. Her zaman dümdüz bir yol üzerinde oluşumuz çok garip geliyordu.
Uykusuz Orman kendine özgü bir sese sahipti. Kuş sesleri alışılmış seslere benzemiyordu.Bir şarkının, bir ezginin kısa parçalarını tekrar tekrar söylüyor gibiydiler. Ağaçların üzerindeki yapraklar bile tatlı bir esintide sallanırken hoş ve kristal bir ses çıkarıyorlardı.
Bir kaç saat sonra başka bir yıkıntı ile karşılaştık, burası eskiden güzel bir evmiş sanırım. Şöminesi ve bacası halen sağlam bir şekilde duruyor ve zamana karşı koyuyor gibiydi. Rehberim kısa bir süre burada durmak istediğini söyledi ve bana oturup dinlenmem için devrilmiş bir ağaç gövdesi gösterdi.
Ardından evin az ötesinde bir kuyu olduğunu ve oradan biraz içme suyu alacağını söyleyerek uzaklaştı.
Oturduğum yerden biraz evi inceledim. Burada, bu ormanın içinde daha önce kimler yaşamıştı? Yol boyunca karşılaştığımız yapılar köyümde karşılaşmış olduğum evlerden farklıydılar. Kendilerine ait bir farklılıkları vardı. Ya çok yüksek bir kule, yada güçlü duvarlara sahip büyük binalardı.
Yerimden kalkarak evin etrafında bir tur atmaya karar verdim. Evin iç duvarlarında halen raflar anlaşılır bir şekilde duruyordu. Kırık bir masaya benzeyen taştan bir yığıntı vardı. Bahçesi çok büyük değil gibiydi. Ancak yola olan bağlantısında bulunan taştan yığıntıya bakınca eskiden yüksek kemerli bir giriş olduğunu anlayabiliyordum. Evin arka tarafına doğru ilerleyince rehberimin bahsettiği kuyuyu gördüm. Su matarası kuyunun kenarında duruyordu, ancak rehberim çevrede görünmüyordu.
Kuyuya doğru yaklaşınca bir kaç ses duymaya başladım. Nereden geldiğini ilk başta anlayamadım ama sonrasında az öteden geldiğini fark ettim. Bu rehberimin sesiydi. Net bir şekilde duyuyor olsam da sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Biraz daha yaklaşıp ne söylediğini iyice anlamak istedim.
Yaptığım şeyin bir suç olmadığını bildiğim halde yakalanmak istemeyen yaramaz bir çocuk gibi sessizce yaklaşmaya çalışıyordum. Sesler artık fazlasıyla net duyuluyordu. Rehberim yuvarlak taş bir zemin üzerinde tek dizini yere dayamış bir vaziyette göremediğim birisiyle konuşuyordu. Bu kesinlikle daha önce duymadığım bir lisandı. Konuşmanın tonundan ne hakkında konuştuklarını anlayamıyordum. Çünkü rehberim her ne kadar bir dizi yerde duruyor olsa da gayet rahat bir tavırla ve dostça konuşuyor gibiydi.
Sonra ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde rehberim irkildi ve geriye dönüp tam olarak durduğum yere baktı. Göz göze gelmiş olmamız o anda anlayamadığım bir hüzün görmemi sağladı. Bana bir süre daha baktı, belki de böylesine gizli bir konuşmaya izinsiz katıldığım için korkup kaçmamı bekliyordu. Ancak orada durmuş sadece rehberimin gözlerine baktım.
Her halde gitmeyeceğimin farkına varmış olacak ki, başını ve gözlerini yere devirerek ağzından derin bir nefes verdi. Sonrasında önüne döndü ve bir kaç kısa söz söyleyerek ayağa kalktı. Tekrar bana bakarak yanıma doğru gelmeye başlamasıyla az önce ne ile konuştuğunu o zaman fark ettim.
Karşımda bu sefer boyu yarım metreyi geçmeyen ve üzerinde "2" yazan başka bir Ruh Gezgini duruyordu.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder