Kalbim,
Hayatım,
Güzel gözlüm ...
Hayatıma girdiğin ilk günü de hatırlıyorum, yaşadığımız tüm zorlukları da.
İlk sohbetimizi hala çok seviyorum. Uzun uzun neredeyse tüm gün konuşmuştuk. Hem de çok uzaktan bu günlerin geleceğini bilmeden, bir çok kişi için en özel günde "14 Şubat"
İlk öpücüğümüzü her anımsadığımda kendi kendime gülüyorum. Hem de çok fazla :)
Ameliyat olacağın zaman yanına gelebilmek için ne kadar çok çabaladığımı, yanından uzaklaşırken bana camdan baktığında ayağım takılmış gibi yaparak gitmeden (belki en kötü ameliyat sonucu için) yüzünü bir kez daha güldürmek istemem.
Hayatıma 2 ufaklığı kattığın için, "Nito" ve "Tachi"ye benim kadar çok sevdiğin için, ben yokken yanlarında olup ilgilendiğin için,
Her zaman yanımda olduğun ve zor günlerimde bana nasıl bakıp, elinden gelen için çabaladığını gördüğümde, senden önce geçen zamanıma geri dönüp üzüldüğümde, gözlerine bakıp ertesi günü de senin yanında geçirmeyi ne kadar çok istediğimi hatırlıyorum.
İyi bir arkadaş, harika bir dost olduğun için.
Kalbimi ısıtan bir sevgili, yüzümü güldüren gözlerin olduğu için,
Yanında heyecanlandığımı, seni her gördüğümde sana hak ettiğinden fazlasını hiç bir zaman veremeyeceğimi hissetsem de ve bunu bir çok kez sana söylediğim halde yanımda durduğun için,
Onca geçen zaman da, bana katlandığın, beni beklediğin ve sevdiğin için,
Ve sana evlenme teklif ettiğim 23.07.2017 tarihinde kabul ettiğin için,
En sonunda da, bu hafta , bu çarşamba, saat 16:00 da aynı masaya oturmayı kabul ettiğin için sana
ÇOK ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.
SENİ ÇOK SEVİYORUM. ❥
Maceralar
1 Ekim 2018 Pazartesi
5 Eylül 2015 Cumartesi
Heykeller Bölüm - 7
Yüzümde hissettiğim hoş ve serin esinti ile kendime gelmiştim. Gözlerimi henüz açmamış olsam da tüm bedenimde bir canlılık ve tazelik hissediyordum. Bu şekilde uzanmış olmak ne kadar da güzeldi.
Akşam yemeğimiz için üç büyük balık yakalamışlardı. Bunu iyice temizleyip kulübenin içindeki dolaptan aldıkları büyük bir tava içerisinde güzelce pişirdiler. Pişen balıkların tavadan gelen kokusu benim daha da çok acıkmama sebep olmuştu.
Yemeğimizi yedikten sonra Bay Mavikırlangıç çantasından çıkardığı küçük bir flüt ile hafif bir tınıya sahip bir parça çalmaya başladı. Dinlerken öyle güzel bir ahenk odayı dolduruyordu ki, fark etmeden zihnimde tüm yolculuğu tekrar baştan yürüdüğümü fark ettim.
Ve bir anda uykumda görmüş olduğum rüyayı tekrar hatırladım. "Efendim, uyuduğum zaman içerisinde bir rüya gördüm." ve tüm rüyayı detayları ile onlara anlattım.
"Evet, ancak İsim Töreninden önce mi? sonra mı gitmeliyiz? Ayrıca küçük dostum için bu fazlasıyla büyük bir tehlike gibi durmuyor mu?" diyerek karşılık verdi Rehberim.
"Tören sonunda kiminle karşılaşacağımızı bilmiyoruz! Evet o şu anda bir çocuk olabilir ama ...." dedi ve sustu. İçindeki huzursuzluk ne olduğunu anlayamıyor olsam da beni de etkilemişti.
En sonunda rehberim ayağa kalktı ve iyice gerindi. Sonra bana büyük bir gülümseme ile bakarak "Küçük dostum, bu akşamlık bu kadar yeter. Fazlasıyla yoruldun ve rüyanı hatırlayıp bizimle paylaştın. Artık uyumalıyız. Yarın yeni bir gün ve her yeni gün beraberinde yeni haberler getirir." diyerek benim üstümü örttü.
Sonra odanın içindeki lambanın alevini usulca söndürdü. Gözlerimi kapadığımda onlarla birlikte olmaktan mutlu olduğumu fark ettim.
"Yarın yeni bir gün ve her yeni gün beraberinde yeni haberler getirir."
Gözlerimi güçlükle araladım, dışarıdan gelen yoğun aydınlık günün başladığına dair en güzel işaretti. Yatmış olduğum yerden doğrulmaya çalıştım. Kulübenin açık kapısından dışarıya doğru baktım, yüzüme gelen esinti o kadar güzel ve merak uyandırıcıydı ki, dışarı çıkıp daha fazlasını içime çekmek istiyordum.
Yerimden kalkıp dışarı çıkmak için ayaklarımı yere bastığımda bacaklarımın ne kadar da güçsüz olduklarını fark ettim. Hemen en yakınımdaki duvara elimi dayadım.Üzerimde garip bir bitkinlik var.
Rehberim ileriden bana doğru koşarak geliyordu "Küçük dostum, neden ayağa kalktın? bekle yardım edeyim."
Beni omuzlarımdan tutarak iyice inceledi. "Gel nehir kıyısında oturalım, artık biraz yemek yemen gerekiyor."
Otuz adım kadar belki yürüdükten sonra Nehir kıyısında bulunan kocam bir ağacın altına oturmam için yardım etti. Ardından hızlı adımlarla nehir gidip yerden aldığı küçük bir kocaya su doldurdu. Yanıma gelerek su dolu kovanın içinde bulunan bezi iyice sıktı ve alnımı ve yüzüm sonra da ensemi silerek serinletti. Neler olduğunu anlamıyorum, tamam, bir gece önce pekte sakin geçmemişti ancak bir şeyim de yoktu.
"Kendine gelmene sevindim küçük dostum." diyerek ayağa kalktı, bana durduğu yerden şefkatli gözlerle bir süre baktıktan sonra yavaşça kulübeye dönerek "Üç gündür kendine gelmen için dualar ettim. Sanırsam, senin içinde yorucu geçti." diyerek uzaklaştı.
Üç gün mü ? Bu kadar bir süre nasıl uyumuş olabilirim. Her şey o kadar yeniydi ki. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan gözlerim nehirde bir şeye takıldı. Ne olduğunu tam olarak göremiyordum, çok uzaktan yavaş yavaş bana doğru nehir üzerinde süzülüyordu. Bu durum beni üç gün önceki geceye geri götürmüştü. Acaba bu da farklı bir tehdit miydi? Ancak bu sefer içimde yada bedenimde bir şey hissetmiyordum.
Biraz daha süre geçtikten sonra nehirle birlikte süzülen bu şeyin bir sandal olduğunu fark ettim. Ancak içerisinde oturan kişiyi seçemiyordum. Ben yerimde oturmuş bu yaklaşan sandal için endişelenmem gerekir mi diye düşünürken rehberimin kulübeden bana doğru geldiğini işittim.
"Birazcık geç oldu ama gene de gelmesine çok sevindim." diye sakin adımlarla yanıma yaklaştı ve bana bir kase meyve ve biraz peksimet verdi. Ardından da nehrin kenarına ilerleyerek gelen sandalı karşılamak için beklemeye başladı.
Sandal nehirden hafifçe dönerek rehberimin önüne kadar yavaşça yaklaştı. İçinde duran kişiyi halen net olarak göremiyordum. Oturduğu yerden kalkınca kendisini biraz daha net olarak görme şansım olmuştu. Sandal da oturan kişi yavaşça ayağa kalkarak tek hamlede kıyıya sıçradı. Rehberime dostça ve kararlı bir şekilde kucakladı. Belli ki birbirlerini çok eskiden beri tanıyorlardı. Belki bir kaç yaşamdan bu yana tanıyorlardı.
Yeni gelen bu kişi de dost bir his yayılıyordu. İnce ve biraz uzun bir boyu var. Üzerinde beyaz bir gömlek ve yeşil çizgilerin kareler oluşturduğu kahverengi bir pantolon , ayaklarında ise rahat ve eski olduğunu belli eden deri ayakkabıları var. Omuzundan çapraz olarak geçirip taktığı bir çantası vardı. Yüzüne biraz uzun gelen bir burna sahip, belli ki rehberim gibi gülen bir mizaça sahip, yüzü sürekli gülümsemekten minik kırışıklara sahip.
Bana dönüp baktığında kısa bir an gözlerinde üzüntünün geçtiğini fark ettim. Ardından hızlıca yüzüne yayılan bir gülümse ile içimi ısıttı. Bana büyük adımlarla gelerek eğilerek selam verdi.
"Merhaba küçük yolcu, seni sevgiyle selamlıyorum. Geç geldiğim için öncelikle özür dilerim, ancak bir şelaleyi ters yönden çıkmak pekte kolay olmuyormuş." diye kahkaha attı. Sonra hızlıca bana gülümseyerek "Benim adım Mavikırlangıç." dedi ve göz kırptı.
O ilk andan itibaren Bay Mavikırlangıç'ı çok sevdim. Bir şekilde yanımızda oluşu içime ayrı bir huzur vermişti.
O ilk andan itibaren Bay Mavikırlangıç'ı çok sevdim. Bir şekilde yanımızda oluşu içime ayrı bir huzur vermişti.
Rehberim biraz daha güçlenip yola çıkabilecek duruma gelene kadar bu kulübede konaklayacağımızı söyledi. Ne olduğunu anlayamamıştım ve ne olduğunu sormakta açıkçası o sıralarda hiç aklıma gelmiyordu. Çünkü Bay Mavikırlangıç birbirinden neşeli ve eğlenceli anılarını bizlerle paylaşıyordu. Belli ki uzun bir süredir birbirlerini göremiyorlardı.
Havanın kararmasına kadar nehrin kıyısında oturup bol bol gülüp, ilginç hikayeler paylaştılar. Hiç bu kadar büyük bir dünya , hiç bu kadar ilginç hikayeler duymamıştım. Ancak, halen bilmediğim bir sebepten ötürü 3 gün uyumuş ve bitkindim.
Hava kararınca rehberim artık kulübeye geçmemizin daha iyi olacağını söyledi. Bay Mavikırlangıç beni kucaklayıp koca bir kahkaha atarak kulübeye taşıdı. "Küçük yolcu, sen ne kadar da ağırsın böyle ?" diyerek bir kere daha kahkaha attı.
Havanın kararmasına kadar nehrin kıyısında oturup bol bol gülüp, ilginç hikayeler paylaştılar. Hiç bu kadar büyük bir dünya , hiç bu kadar ilginç hikayeler duymamıştım. Ancak, halen bilmediğim bir sebepten ötürü 3 gün uyumuş ve bitkindim.
Hava kararınca rehberim artık kulübeye geçmemizin daha iyi olacağını söyledi. Bay Mavikırlangıç beni kucaklayıp koca bir kahkaha atarak kulübeye taşıdı. "Küçük yolcu, sen ne kadar da ağırsın böyle ?" diyerek bir kere daha kahkaha attı.
Akşam yemeğimiz için üç büyük balık yakalamışlardı. Bunu iyice temizleyip kulübenin içindeki dolaptan aldıkları büyük bir tava içerisinde güzelce pişirdiler. Pişen balıkların tavadan gelen kokusu benim daha da çok acıkmama sebep olmuştu.
Yemeğimizi yedikten sonra Bay Mavikırlangıç çantasından çıkardığı küçük bir flüt ile hafif bir tınıya sahip bir parça çalmaya başladı. Dinlerken öyle güzel bir ahenk odayı dolduruyordu ki, fark etmeden zihnimde tüm yolculuğu tekrar baştan yürüdüğümü fark ettim.
Ve bir anda uykumda görmüş olduğum rüyayı tekrar hatırladım. "Efendim, uyuduğum zaman içerisinde bir rüya gördüm." ve tüm rüyayı detayları ile onlara anlattım.
Bir süre sessizce oturduk. Her ikisi de derin düşüncelere dalmışlardı. Rüyamı anlatmakla hatta mı etmiştim, yoksa kötü bir şey mi olmuştu?
Rehberim olduğu yerden dalgın gözlerle ve sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi "Flütün her zaman ki gibi görevini ustalıkla yaptı. Teşekkür ederim dostum." dedi.
Rehberim olduğu yerden dalgın gözlerle ve sanki kendi kendisine konuşuyormuş gibi "Flütün her zaman ki gibi görevini ustalıkla yaptı. Teşekkür ederim dostum." dedi.
"Hmmm ... rica ederim. Açıkçası bu hiç beklenmedik bir rüya oldu." dedi Bay Mavikırlangıç.
"Sence rüya da bahsettiği göl orası olabilir mi ?" dedi düşüncelerine dalmış olan rehberim.
"Mümkün tabi ki, çok uzun zamandır oralara gitmedim. Gitsem bile görmeyi beklediğim manzara hoşuma gitmeyebilir. Sen gittin mi bu hayatta ?"
Rehberim gözlerini tavana kaldırdı. "Bir kaç kez düşündüm. Ancak, sürekli beni oraya yönlendirecek bir işaret olmasını umdum." dedi.
"Sence rüya da bahsettiği göl orası olabilir mi ?" dedi düşüncelerine dalmış olan rehberim.
"Mümkün tabi ki, çok uzun zamandır oralara gitmedim. Gitsem bile görmeyi beklediğim manzara hoşuma gitmeyebilir. Sen gittin mi bu hayatta ?"
Rehberim gözlerini tavana kaldırdı. "Bir kaç kez düşündüm. Ancak, sürekli beni oraya yönlendirecek bir işaret olmasını umdum." dedi.
Bay Mavikırlangıç oturduğu yerden doğrularak "Bu yeterince uygun bir işaretmiş gibi görünüyor, ne dersin?"
"Evet, ancak İsim Töreninden önce mi? sonra mı gitmeliyiz? Ayrıca küçük dostum için bu fazlasıyla büyük bir tehlike gibi durmuyor mu?" diyerek karşılık verdi Rehberim.
"Tören sonunda kiminle karşılaşacağımızı bilmiyoruz! Evet o şu anda bir çocuk olabilir ama ...." dedi ve sustu. İçindeki huzursuzluk ne olduğunu anlayamıyor olsam da beni de etkilemişti.
En sonunda rehberim ayağa kalktı ve iyice gerindi. Sonra bana büyük bir gülümseme ile bakarak "Küçük dostum, bu akşamlık bu kadar yeter. Fazlasıyla yoruldun ve rüyanı hatırlayıp bizimle paylaştın. Artık uyumalıyız. Yarın yeni bir gün ve her yeni gün beraberinde yeni haberler getirir." diyerek benim üstümü örttü.
Sonra odanın içindeki lambanın alevini usulca söndürdü. Gözlerimi kapadığımda onlarla birlikte olmaktan mutlu olduğumu fark ettim.
"Yarın yeni bir gün ve her yeni gün beraberinde yeni haberler getirir."
3 Eylül 2015 Perşembe
Heykeller Bölüm - 6
Yolumuzun uzun olmadığını düşünüyor olsam da, önümüzde her hangi bir kulübeye daha rastlamamıştık. Ancak koşar adımlarla ilerliyor oluşumuz beni fazlasıyla korkutmaya başlamıştı.
Rehberimin tavırları her ne kadar dikkatli ve emin görünse de gözlerindeki telaş ve arayış beni de her karanlık köşeye bakmaya zorluyordu.
Bir süre sonra rehberim ilerde bir noktayı gösterdi, gökyüzündeki ayın aydınlattığı bir büyük kaya parçası ışıl ışıl parlıyordu. Bir cephesine dayanan tahta bir kulübeyi görmemeniz imkansızdı.
Bir kısa zaman aralığı içerisinde içimde bir rahatlama hissettim, ancak bu o kadar kısa sürdü ki yerini hızlı bir şekilde tekrar korkuya bıraktı. Varlığına güçlü bir şekilde tümüyle hissettiğim bir şey tam arkamızdaydı. Öylesine büyük bir histi ki, içimi bir anda kaplayan bir enerji ve titreme ile arkamı döndüm.
İşte o anda onu bu yaşam içerisinde ilk, ancak tüm yaşamlarım içinde bir kez daha görme imkanını yaşadım. Ancak bunu sonradan öğrenecektim. Bu yaşamım için önemli bir andı. Yaklaşık 50 adım kadar gerimizde duran altın renginde karmaşık işlemeleri veya yazıları bulunan siyah bir cübbe içerisinde yüzünü göremediğim ancak gece mavisi ışık ile soğuk gökyüzüne daha soğuk bir sis dumanını cübbenin şapkasının derinliklerinden dışarıya veriyordu.
Her ne kadar ne olduğunu anlayamasam da, arkamızdan bizi takip ettiği belli olan uğursuz bir şekilde de dikilmiş bizlere bakan bu şey bir insan olmazdı.
Bir anda kolumda bir acı hissettim. Dönüp koluma baktığım da rehberimin kolumu sımsıkı kavradığını ve beni kulübeye çekiştirdiğini fark ettim. Ben anlamsızca rehberime bakarken neden bu kadar zorluk çektiğini anlayamadım. Beni neden zorluyordu? neden gitmek zorundaydık? Kulağıma gelen müzik sesi çok güzel, biraz daha dinlemek istiyordum.
Müzik çok güzeldi, ... neyden bahsediyor ki? ... biraz daha dinlemeliyim! ... melodisi çok huzur verici ... bende eşlik etmek ... istiyorum ... um ... ummm ...
Karşımdaki bu adamı nereden tanıyordum? Bu kişi upuzun siyah sakalları var ve bir elinde uzun bir asa ile balta arasında emin olamadığım bir nesne taşıyor. Mızrak bile diyebilirdik belki ama boyu biraz kısa kalıyor. Onda kendime bir tehlike yada tehdit hissetmiyorum. Aksine içimde sıcak duygular var.
Neyden bahsediyor bilmiyorum ama dinliyorum. Gülüyoruz, elimizdeki bardaklarda kırmızı sıvılar var. Bir yandan gülerken diğer bir yandan bardaklarımızdan büyük yudumlar alarak içindekileri içiyoruz.
Çevreme bakınıyorum.
Burası bir göl kenarı sanki, en azından bu bir göle benziyor. Çok uzakları seçemiyorum. Ama biz bir iskele üzerinde durmuş sohbet ediyoruz. Geriye baktığımda iskele yolu arkamdaki bir eve doğru uzanıyordu. Evin arkasında büyük bir orman var. Ağaçların üstünden görebildiğim şey sadece uzaklardaki dağların tepeleri. Kulağıma bir müzik sesi geliyor. Gülümsediğimi fark ediyorum. Gözlerim eve çevrili, içimde çok daha sıcak duygular büyüyor. Daha çok gülümsüyorum. ... Her şey büyük bir ışık tarafından aydınlatılıyormuş gibi soluklaştı. Yalnızca müzik sesini duyabiliyorum. ... Endişeliyim.
Gözlerimi açtığımda ahşap bir tavanı gördüğümü fark ettim. Çok sessizdi. Kafamı çevirdiğimde diğer duvarın yanındaki şiltede rehberimin üstü başını çıkarmadan orada uzanmış olduğunu gördüm. Yorgun görünüyordu. Peki ben neden yorgundum ? Vücudumu kaldırmaya gücüm yetmiyor, üzerimde koca bir kaya varmış gibi yorgun ve güçsüz hissediyorum. Gözlerimi tekrar kapatıyorum, belki tüm bunlar bir rüyadır, belki de her şey ama her şey rüyadır.
Uyumalıyım.
Rehberimin tavırları her ne kadar dikkatli ve emin görünse de gözlerindeki telaş ve arayış beni de her karanlık köşeye bakmaya zorluyordu.
Bir süre sonra rehberim ilerde bir noktayı gösterdi, gökyüzündeki ayın aydınlattığı bir büyük kaya parçası ışıl ışıl parlıyordu. Bir cephesine dayanan tahta bir kulübeyi görmemeniz imkansızdı.
Bir kısa zaman aralığı içerisinde içimde bir rahatlama hissettim, ancak bu o kadar kısa sürdü ki yerini hızlı bir şekilde tekrar korkuya bıraktı. Varlığına güçlü bir şekilde tümüyle hissettiğim bir şey tam arkamızdaydı. Öylesine büyük bir histi ki, içimi bir anda kaplayan bir enerji ve titreme ile arkamı döndüm.
İşte o anda onu bu yaşam içerisinde ilk, ancak tüm yaşamlarım içinde bir kez daha görme imkanını yaşadım. Ancak bunu sonradan öğrenecektim. Bu yaşamım için önemli bir andı. Yaklaşık 50 adım kadar gerimizde duran altın renginde karmaşık işlemeleri veya yazıları bulunan siyah bir cübbe içerisinde yüzünü göremediğim ancak gece mavisi ışık ile soğuk gökyüzüne daha soğuk bir sis dumanını cübbenin şapkasının derinliklerinden dışarıya veriyordu.
Her ne kadar ne olduğunu anlayamasam da, arkamızdan bizi takip ettiği belli olan uğursuz bir şekilde de dikilmiş bizlere bakan bu şey bir insan olmazdı.
Bir anda kolumda bir acı hissettim. Dönüp koluma baktığım da rehberimin kolumu sımsıkı kavradığını ve beni kulübeye çekiştirdiğini fark ettim. Ben anlamsızca rehberime bakarken neden bu kadar zorluk çektiğini anlayamadım. Beni neden zorluyordu? neden gitmek zorundaydık? Kulağıma gelen müzik sesi çok güzel, biraz daha dinlemek istiyordum.
Müzik çok güzeldi, ... neyden bahsediyor ki? ... biraz daha dinlemeliyim! ... melodisi çok huzur verici ... bende eşlik etmek ... istiyorum ... um ... ummm ...
Karşımdaki bu adamı nereden tanıyordum? Bu kişi upuzun siyah sakalları var ve bir elinde uzun bir asa ile balta arasında emin olamadığım bir nesne taşıyor. Mızrak bile diyebilirdik belki ama boyu biraz kısa kalıyor. Onda kendime bir tehlike yada tehdit hissetmiyorum. Aksine içimde sıcak duygular var.
Neyden bahsediyor bilmiyorum ama dinliyorum. Gülüyoruz, elimizdeki bardaklarda kırmızı sıvılar var. Bir yandan gülerken diğer bir yandan bardaklarımızdan büyük yudumlar alarak içindekileri içiyoruz.
Çevreme bakınıyorum.
Burası bir göl kenarı sanki, en azından bu bir göle benziyor. Çok uzakları seçemiyorum. Ama biz bir iskele üzerinde durmuş sohbet ediyoruz. Geriye baktığımda iskele yolu arkamdaki bir eve doğru uzanıyordu. Evin arkasında büyük bir orman var. Ağaçların üstünden görebildiğim şey sadece uzaklardaki dağların tepeleri. Kulağıma bir müzik sesi geliyor. Gülümsediğimi fark ediyorum. Gözlerim eve çevrili, içimde çok daha sıcak duygular büyüyor. Daha çok gülümsüyorum. ... Her şey büyük bir ışık tarafından aydınlatılıyormuş gibi soluklaştı. Yalnızca müzik sesini duyabiliyorum. ... Endişeliyim.
Gözlerimi açtığımda ahşap bir tavanı gördüğümü fark ettim. Çok sessizdi. Kafamı çevirdiğimde diğer duvarın yanındaki şiltede rehberimin üstü başını çıkarmadan orada uzanmış olduğunu gördüm. Yorgun görünüyordu. Peki ben neden yorgundum ? Vücudumu kaldırmaya gücüm yetmiyor, üzerimde koca bir kaya varmış gibi yorgun ve güçsüz hissediyorum. Gözlerimi tekrar kapatıyorum, belki tüm bunlar bir rüyadır, belki de her şey ama her şey rüyadır.
Uyumalıyım.
31 Ağustos 2015 Pazartesi
Heykeller Bölüm - 5
Rehberimin gözleri her zamankinden farklıydı. Bana doğru yürürken sakin bir hali vardı. Arkasında duran ufak heykele bakınca açıkçası çok şaşırmıştım. Uykusuz Ormana girerken karşılaştığımıza oranla bu çok daha ama çok çok küçük duruyordu.
Tek fark bu da değildi, gövdesinin ortasındaki iki çizgi bunun "İkinci Ruh Gezgini" olduğunu işaret ediyor gibiydi. Aynı bakışlar ama gene de bir şeyler farklı görünüyordu.
Rehberim yanıma iyice yaklaşınca kendimi savunma hissinden olsa gerek "Duanızı bozduğum için özür dilerim" diye hemen kabahatimi kabullenmek istedim.
Rehberim önce yüzümü inceledi, ardından gözlerimin içine iyice baktı."Hmm... birazcık sohbet etmek için güzel bir gün, sence de öyle değil mi küçük dostum?" diyerek az önce geldiğim yoldan yavaş yavaş ilerledi. Bende bir kez daha ufak heykele baktım, ardından rehberimin peşinden harabe evin ön tarafına doğru yürümeye başladım.
Rehberim sabahki kadar enerjik görünse de, biraz farklı bir ruh hali içerisindeydi. Azıcık ciddi, birazcık daha sakin ve daha da önemlisi bence rahatlamış görünüyordu. Evi yola bağlayan yıkık kapıdan geçerek direk nehrin kıyısına doğru ilerliyorduk.
Rehberim çantasını yere bırakarak önce nehir kenarına giderek yüzünü yıkadı. Sonra benden oturmamı istedi.
"Küçük dostum ... İsim Töreni tam olarak nedir bilir misin ?" diyerek sözlerine başladı.
Rehberimin yüzüne bakarak "Evet efendim, ... Ruhlarımıza kim olduğunu hatırlatmak için yapılan bir tören." dedim biraz da çekinerek. Bu bilgimin doğru olduğunu biliyordum ancak bir başkasına daha önce açıklamam gerekmediğinden sözlerimin ağzımdan çıkışında yanlış bir şey demiş olmaktan korkmuştum.
Rehberim bana gülümsedi.
"Çok karmaşık bir işlemi kısa ve basit bir şekilde açıklayabildiğin için seni tebrik ederim. Aslında sözlerin gayet güzel ve doğru, sadece her şey bununla da bitmiyor." dedi.
Sanki benden bir söz yada soru beklermiş gibi kısa bir an durdu. Ardından tekrar sözlerine devam etti.
"Bu tören sırasında senin içinde barındırdığın ruhuna ismi ile bu hayat içerisinde ilk kez seslenecekler... içinde taşıdığın ruh belki iyi bir geçmişe , belki de çok kötü bir geçmişe sahip olabilir."
"Efendim, kimler olacak bu törende ? az önce <ilk kez seslenecekler> dediniz de." dedim.
"İsim Töreni sırasında ben sadece bu yolda rehberlik etmiş biri olarak bulunacağım. Ben senin içindeki ruhun adını bilemem. Bilmekte benim görevlerimden biri değil ayrıca. Bu tören sırasında yanımızda dünyamızın büyük ve en eski güçlerinden bir kaçı bulunacak. Eğer şanslıysak belki fazlası bile yanımızda olabilir." diyerek bana bakmayı sürdürdü.
Ne düşünmem yada ne söylemem gerektiğini bir kez daha bilmiyordum. Sadece sözlerindeki bir şey beni çok rahatsız etmişti. Bunu sormam gerektiğini düşünüyordum ve sözler ağzımdan ufak ufak çıktı. "Efendim, eğer içimde kötü bir ruh yaşıyorsa ... ne oluyor o zaman ?" dedim ve cevabı duymaktan korkmaya başladım.
Rehberim önce kaşlarını çattı ve ardından gözleri gölgelerin ardına saklanmış gibi karardı. Bana iyice yaklaşarak "Ruh Gezginleri ruhunu yok etmek için seni öldürüyorlar !" dedi.
Aman tanrım bu nasıl bir törendi böyle, ağzım açık bir vaziyette rehberim yüzüne bakıyordum. Adeta yerimden kımıldayamaz olmuştum. Ailem ben dönmezsem çok üzülürlerdi. Bir gece önceki sesi hatırladım. Aman tanrım bir tören sırasında kurban gitmek istemiyordum. Ben tüm bu düşüncelere dalmışken ve ağzım açık olduğu halde sesimi çıkaramıyorken rehberim koca bir kahkaha atarak kendini tam önümde yere atarak oturdu. O kadar çok gülüyordu ki artık gözlerinden yaşlar akıyordu.
Orada oturmuş rehberimin keyifli keyifli kahkaha atışını ağzım açık bir vaziyette izledim. Bu nasıl bir şeydi ki ?!?! Bence birini öldürmek hiçte komik değildi. Ayrıca daha 10 yaşında birinin içindeki ruh önceki hayatında kötü diye neden öldürülüyordu ki ?!?!?!
"Küçük dostum, tamam ... elbetteki senden bir tepki bekliyordum ancak bu kadar büyük bir tepki vereceğin hiç aklıma gelmemişti doğrusu" diyerek gözlerinden akan yaşları silmeye çalışıyordu.
"Kendi suratını görseydin eğer inan sende benimle birlikte gülerdin küçük dostum." diyerek şimdi de beni teselli etmeye çalışıyordu.
Sonra bir anda ciddileşerek bana tekrar baktı ve "Elbette ki, kimsenin öldürüldüğü yok, ... en azından ben henüz böyle bir şeye hiç şahit olmadım. Eğer içinde taşıdığın ruh, geçmiş yaşamlarında kötü işler yapmışsa, bu hayatın onun için yeni bir başlangıç olduğunu özellikle hatırlatıyor ve yaptığı hataları tekrarlamamasını öğütlüyoruz." diyerek bana başını geriye atarak ağaç dalları arasından gökyüzüne bakmaya başladı.
"Biliyor musun küçük dostum. Ben geçmiş yaşamalarım da her zaman bir rehber değildim. Bende ilk hayatlarım sırasında kötü şeyler yaptım ve sonuçlarını yaşadım. Hangi hayatımda bu yola seçildim bilmiyorum. Ama uzun zamandır rehberlik yapıyorum. Ve daha kaç yaşam boyunca buna devam edeceğimi biliyorum." dedi bana, ancak o an biliyordum ki, bu sözler bana değil, kendisi için söylenen sözlerdi.
Orada oturmuş şu kısacık zaman diliminde neler yaşadığımı düşündüm. Bir taşla farklı bir dilde duaya şahit oldum. Ölüm korkusunu hissettim. Bir rehberin bile geçmiş hayatlarından birinde kötü bir ruha sahip olabileceğini öğrendim.
Rehberim gözlerini bana indirdi ve usulca "Küçük dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri sana artık bazı gerçekleri anlatmam için izin verdiler. Bunu neden istediler bilmiyorum, daha önceki hayatlarım da bile bunu sadece bir kere yapmamı istemişlerdi." dedi.
Ona bir süre baktım, sadece baktım.
"Dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri ruhun hakkında bir şeyler biliyor olmalılar. İçinde taşıdığın ruh hakkında önemli şeyler biliyor olmalılar. Sana anlatmamı istedikleri gerçekler umarım seni korkutmaz. Eğer hazırsan hava kararmadan önce, bir sonraki kulübemize yola çıkmalıyız."
"Eğer bana verilen görev anlatılanlarla ilgiliyse, bu yaşamda seninle karşılaşmış olmamız ve sana rehberlik yapmak benim için büyük bir onur."
"Anlatacaklarıma hazır mısın, küçük dostum ?"
Tek fark bu da değildi, gövdesinin ortasındaki iki çizgi bunun "İkinci Ruh Gezgini" olduğunu işaret ediyor gibiydi. Aynı bakışlar ama gene de bir şeyler farklı görünüyordu.
Rehberim yanıma iyice yaklaşınca kendimi savunma hissinden olsa gerek "Duanızı bozduğum için özür dilerim" diye hemen kabahatimi kabullenmek istedim.
Rehberim önce yüzümü inceledi, ardından gözlerimin içine iyice baktı."Hmm... birazcık sohbet etmek için güzel bir gün, sence de öyle değil mi küçük dostum?" diyerek az önce geldiğim yoldan yavaş yavaş ilerledi. Bende bir kez daha ufak heykele baktım, ardından rehberimin peşinden harabe evin ön tarafına doğru yürümeye başladım.
Rehberim sabahki kadar enerjik görünse de, biraz farklı bir ruh hali içerisindeydi. Azıcık ciddi, birazcık daha sakin ve daha da önemlisi bence rahatlamış görünüyordu. Evi yola bağlayan yıkık kapıdan geçerek direk nehrin kıyısına doğru ilerliyorduk.
Rehberim çantasını yere bırakarak önce nehir kenarına giderek yüzünü yıkadı. Sonra benden oturmamı istedi.
"Küçük dostum ... İsim Töreni tam olarak nedir bilir misin ?" diyerek sözlerine başladı.
Rehberimin yüzüne bakarak "Evet efendim, ... Ruhlarımıza kim olduğunu hatırlatmak için yapılan bir tören." dedim biraz da çekinerek. Bu bilgimin doğru olduğunu biliyordum ancak bir başkasına daha önce açıklamam gerekmediğinden sözlerimin ağzımdan çıkışında yanlış bir şey demiş olmaktan korkmuştum.
Rehberim bana gülümsedi.
"Çok karmaşık bir işlemi kısa ve basit bir şekilde açıklayabildiğin için seni tebrik ederim. Aslında sözlerin gayet güzel ve doğru, sadece her şey bununla da bitmiyor." dedi.
Sanki benden bir söz yada soru beklermiş gibi kısa bir an durdu. Ardından tekrar sözlerine devam etti.
"Bu tören sırasında senin içinde barındırdığın ruhuna ismi ile bu hayat içerisinde ilk kez seslenecekler... içinde taşıdığın ruh belki iyi bir geçmişe , belki de çok kötü bir geçmişe sahip olabilir."
"Efendim, kimler olacak bu törende ? az önce <ilk kez seslenecekler> dediniz de." dedim.
"İsim Töreni sırasında ben sadece bu yolda rehberlik etmiş biri olarak bulunacağım. Ben senin içindeki ruhun adını bilemem. Bilmekte benim görevlerimden biri değil ayrıca. Bu tören sırasında yanımızda dünyamızın büyük ve en eski güçlerinden bir kaçı bulunacak. Eğer şanslıysak belki fazlası bile yanımızda olabilir." diyerek bana bakmayı sürdürdü.
Ne düşünmem yada ne söylemem gerektiğini bir kez daha bilmiyordum. Sadece sözlerindeki bir şey beni çok rahatsız etmişti. Bunu sormam gerektiğini düşünüyordum ve sözler ağzımdan ufak ufak çıktı. "Efendim, eğer içimde kötü bir ruh yaşıyorsa ... ne oluyor o zaman ?" dedim ve cevabı duymaktan korkmaya başladım.
Rehberim önce kaşlarını çattı ve ardından gözleri gölgelerin ardına saklanmış gibi karardı. Bana iyice yaklaşarak "Ruh Gezginleri ruhunu yok etmek için seni öldürüyorlar !" dedi.
Aman tanrım bu nasıl bir törendi böyle, ağzım açık bir vaziyette rehberim yüzüne bakıyordum. Adeta yerimden kımıldayamaz olmuştum. Ailem ben dönmezsem çok üzülürlerdi. Bir gece önceki sesi hatırladım. Aman tanrım bir tören sırasında kurban gitmek istemiyordum. Ben tüm bu düşüncelere dalmışken ve ağzım açık olduğu halde sesimi çıkaramıyorken rehberim koca bir kahkaha atarak kendini tam önümde yere atarak oturdu. O kadar çok gülüyordu ki artık gözlerinden yaşlar akıyordu.
Orada oturmuş rehberimin keyifli keyifli kahkaha atışını ağzım açık bir vaziyette izledim. Bu nasıl bir şeydi ki ?!?! Bence birini öldürmek hiçte komik değildi. Ayrıca daha 10 yaşında birinin içindeki ruh önceki hayatında kötü diye neden öldürülüyordu ki ?!?!?!
"Küçük dostum, tamam ... elbetteki senden bir tepki bekliyordum ancak bu kadar büyük bir tepki vereceğin hiç aklıma gelmemişti doğrusu" diyerek gözlerinden akan yaşları silmeye çalışıyordu.
"Kendi suratını görseydin eğer inan sende benimle birlikte gülerdin küçük dostum." diyerek şimdi de beni teselli etmeye çalışıyordu.
Sonra bir anda ciddileşerek bana tekrar baktı ve "Elbette ki, kimsenin öldürüldüğü yok, ... en azından ben henüz böyle bir şeye hiç şahit olmadım. Eğer içinde taşıdığın ruh, geçmiş yaşamlarında kötü işler yapmışsa, bu hayatın onun için yeni bir başlangıç olduğunu özellikle hatırlatıyor ve yaptığı hataları tekrarlamamasını öğütlüyoruz." diyerek bana başını geriye atarak ağaç dalları arasından gökyüzüne bakmaya başladı.
"Biliyor musun küçük dostum. Ben geçmiş yaşamalarım da her zaman bir rehber değildim. Bende ilk hayatlarım sırasında kötü şeyler yaptım ve sonuçlarını yaşadım. Hangi hayatımda bu yola seçildim bilmiyorum. Ama uzun zamandır rehberlik yapıyorum. Ve daha kaç yaşam boyunca buna devam edeceğimi biliyorum." dedi bana, ancak o an biliyordum ki, bu sözler bana değil, kendisi için söylenen sözlerdi.
Orada oturmuş şu kısacık zaman diliminde neler yaşadığımı düşündüm. Bir taşla farklı bir dilde duaya şahit oldum. Ölüm korkusunu hissettim. Bir rehberin bile geçmiş hayatlarından birinde kötü bir ruha sahip olabileceğini öğrendim.
Rehberim gözlerini bana indirdi ve usulca "Küçük dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri sana artık bazı gerçekleri anlatmam için izin verdiler. Bunu neden istediler bilmiyorum, daha önceki hayatlarım da bile bunu sadece bir kere yapmamı istemişlerdi." dedi.
Ona bir süre baktım, sadece baktım.
"Dostum, Uykusuz Ormanın güçleri ve Ruh Gezginleri ruhun hakkında bir şeyler biliyor olmalılar. İçinde taşıdığın ruh hakkında önemli şeyler biliyor olmalılar. Sana anlatmamı istedikleri gerçekler umarım seni korkutmaz. Eğer hazırsan hava kararmadan önce, bir sonraki kulübemize yola çıkmalıyız."
"Eğer bana verilen görev anlatılanlarla ilgiliyse, bu yaşamda seninle karşılaşmış olmamız ve sana rehberlik yapmak benim için büyük bir onur."
"Anlatacaklarıma hazır mısın, küçük dostum ?"
30 Ağustos 2015 Pazar
Heykeller Bölüm - 4
Bunu neden ve kimler yapıştı diye kendi kendime sorarken buldum. Bu kadar büyük ve korkutucu bir yapıtın böyle bir yerde işi neydi.
Karşımda duran devasa heykele bakarken korkmamak elde değildi. En az 5 metre yüksekliğinde siyah ve gri granitten oyulmuştu. Ne başı, ne de gövdesi daha önce gördüğüm bir canlıya ait değildi.
Yüz hatları sert ve gözleri bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde dikkatlice bakıyor gibiydi.
Ona baktığım zaman bizi çok uzaktan izlemiş olduğu , ta yolculuğumuzun en başından beri neler yaptığımızı görmüş olduğuna dair bir izlenimine kapıldım. Belki de buraya kadar güven içinde seyahat ettiğimizden emin olmak istiyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde bu dev heykele hayranlık ve korku ile bakarken rehberimin sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. "Altıncı Ruh Gezgini seni korkutmasın küçük dostum.O sadece bize selam veriyor." diyerek başımı okşadı.
"Altıncı Ruh Gezgini mi ?" diye kendimi sormaktan alamadım.
Rehberim heykelin gövdesi üzerinde bulunan bir işareti gösterdi. Bu basit bir çemberin ortasından geçen bir yatay bir çizgi ve onu da dik bir şekilde gene ortasından kesen başka bir çizgiden oluşuyordu.
"Bu altı demek küçük dostum" dedi rehberim. "Bize artık Uykusuz Ormanın başladığını söylüyor."
"Yani daha beş tane daha Ruh Gezgini mi var?" diyerek sorumu çekinerek sordum.
"Aslında sayıları toplam 10 tanedir. Ormanın içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü farklı farklı yerlerde üzerilerine düşen görevi yerine getirirler."
"Peki onların görevleri nedir ?" diye sormaktan alamamıştım kendimi.
Rehberim bu sefer ciddileşmişti, yüz ifadesindeki donukluk ve gözlerindeki ifade onu başka bir zaman , bambaşka bir hatıralara götürmüş gibiydi. Bir süre suskun bir şekilde yürüdük, ben sorumun cevabını her na kadar merak etsem de, rehberimin bu cevabı söylemeye hazır olmadığı veya benim bu cevabı duymamı istemeyeceğimi düşünüyor olabilirdi.
Uykusuz Ormanın içlerine doğru ilerlerken artık yürümüş olduğumuz düzgün taştan yol kendini yavaş yavaş basit ,yıllar içerisinde doğal olarak oluşmuş yola bırakıyordu. Nehir halen görüş alanımız içerisindeydi. Sadece başımızın üzerini kapatan ağaçlar hem biraz daha uzun ve sık bir görünüme kavuşmuştu.
Bir kere nehir kıyısına doğru giderek kısa bir mola verdik. Mola sırasında rehberimin bayan Çatlaksöğüt'ün nefis çorbasının olmasını ne kadar çok istediğini tekrar tekrar dile getirdi. Doğrusu o güzel kıyı kenarında oturup harika bir çorbayı içmek gerçekten olağanüstü olurdu.
Sonrasında tekrar yolumuza koyulduk. Bir kaç güzel kuşun ötüşüne ve iki geyiğin birlikte koşup geçişine şahit olduk.
Uykusuz Orman gerçekten çok güzeldi. Her ne kadar ormanın girişindeki devasa Ruh Gezgini beni ürkütmüş olsa da, bir ormanın içerisinde yalnız olsaydım eğer bu beni mutlaka korkuturdu. Ancak, yanımdaki rehberimin varlığı beni bu düşünceden uzak tutmayı başarıyordu. Orman hakkında pek bir bilgim hiç olmadı. Ne gibi canlılara ev sahipliği yapıyordu, ne gibi sırlar saklıyordu.
Yolculuğumuzun ikinci gecesi için rehberim kısa bir süre daha yürümemiz gerektiğini söyledi. Adımlarımız ufak ufak hızlanmaya başlamıştı. Yaklaşık olarak 20 dakika kadar daha yürüdükten sonra yolumuz ve nehir kıyısı arasında küçük bir kulübe gördüm. Tam yaklaşmıştık ki uzaktan olduğunu düşündüğüm bir ses işittik. Rehberim beni kolumdan tutarak hızlıca kulübeye soktu.
Açıkçası ne olduğunu anlamamıştım ama rehberimin telaşından ve duyduğumuz sesten ötürü korkmuştum. Gerçi rehberim kulübeye girdikten sonra sakin bir tavır takınmıştı ve belki beni neşelendirir umuduyla bir kaç küçük espri bile yapmaya gayret gösterdi.
Az önce dışarıda duymuş olduğumuz o sesi nasıl tarif edebilirim hiç bilmiyorum. Daha önce kesinlikle hiç duymadığım türde bir bağırma gibiydi. Sesi çıkaran ne ise, sanki bir meydan okurcasına ormanın içerisinde bağırmıştı.
Ve doğrusu, bu tahta kulübe böylesine güçlü bir sese sahip bir varlığı nasıl durdurabilirdi anlayamıyordum. İncecik tahta bir kapı onu durdurmaya yetiyorsa bu gerçekten güzel olurdu.
"O duyduğumuz ses neydi efendim?" diye sordum bir süre sonra.
Kulübedeki küçük şömineyi henüz yakmış olan rehberim ayağa kalkarak bana önce bir süre baktı. Sonra şömineye eğilerek küçük bir parça tahta alarak bana tekrar döndü.
"Bu görmüş olduğun tahta parçasının ucundaki minik ateşi görüyor musun? Bu, dünyamızdaki nadir güçlerden sadece bir tanesinin varlığına dair küçük bir kanıt. Dünyamızda ve özellikle de bu güzel ormanın ... Uykusuz Ormanın içerisinde daha bir çok kanıt mevcut. Az önce duyduğun ses ise yakın zaman içerisinde karşılaşman gerekebilecek güçlerden yalnızca bir tanesiydi." dedi ve gözlerimin içerisine bakarak nasıl bir tepki vereceğimi izlemeye başladı.
Oturduğum sandalyeden kulübenin tek camından dışarı baktım. Hiçbir şey söylemedim. Ne söylemem gerektiğini de tam olarak bilmiyordum. Dışarıda bir yerde bilmediğim bir dünya vardı ve ben bu dünyanın içinde rehberimin kanatları altında ufacık bir kulübenin içinde oturuyordum.
Rehberim kısa bir süre sonra bizim için basit bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeklerimizi yedik, sonrasında da kulübedeki iki şilteden birine ben diğerine rehberim geçip günümüzün son dakikalarının da bitmesi için gözlerimizi yumduk.
Uyandığımda kulübenin içi boştu. Yalnızlık duygusu ve beraberinde kulübenin sabah soğuğu ile kısa bir süre nerede olduğumu bilememiştim. Bu elbetteki korkmama da sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp küçük pencereye doğru yürüdüğümde ise dışarıdan gelen şarkı sesi ile hem şaşırdım hemde rahatlamıştım. Gerçi şarkı her ne kadar neşe dolu ve enerjik olsa bile, rehberimin sesi için güzel sözler söylemem mümkün değildi.
Dışarıda gerçekten çok güzel bir hava vardı, rehberimin bu kadar neşe ile şarkı söylemeye çalışmasına hiç şaşırmamıştım.
"Günaydın küçük dostum. Ne kadar güzel bir gün değil mi !"
"Günaydın efendim. Kesinlikle güzel görünüyor."dedim.
Nehir kıyısına giderek yüzümü yıkadım. Suyun içerisindeki balıkları görebiliyordum. Onlar da bu güzel sabahı neşe ile kutluyorlardı.
Taze meyvelerden ve yanımızda taşıdığımız basit bir kaç yiyecek ile yaptığımız kahvaltının ardından tekrar yola koyulmak için hazırlıklara başlamıştık.Tam yola çıkmak için küçük kulübenin yanından geçerken fark ettim ki. Kulübenin dış duvarlarının tam orta noktalarında bazı simgeler vardı.
Onlara baktığımı gören rehberim "Bunlar tüm geceyi güvenle geçirmemizi sağlayan ve kulübeyi koruyan bazı eski özel yazılar." dedi. Böylelikle bir gece önceki düşüncelerimin de cevabını almış olmuştum.
Kendi kendime "Nasıl bir dünyanın içerisindeyim acaba?" diye düşünmeye başladım. Üç gün öncesine kadar bilmediğim bir dünyanın içerisine çok hızlı bir giriş yapmıştım. Anlamadığım, bilmediğim ve sormaya korktuğum sorular ile karşı karşıyayım.
Yolumuz üzerinde bazı eski yıkıntılar ile karşılaştık. Kimisi sadece bir duvar parçasıyken, kimisi yıkık bir kuleden geriye kalmış duvar parçalarıydı. Kule sağlamken kesinlikle göz alıcı ve ihtişamlı görünüyordu. Yol hiçbir zaman ikiye ayrılmadı yada farklı bir yöne kıvrılmadı. Her zaman dümdüz bir yol üzerinde oluşumuz çok garip geliyordu.
Uykusuz Orman kendine özgü bir sese sahipti. Kuş sesleri alışılmış seslere benzemiyordu.Bir şarkının, bir ezginin kısa parçalarını tekrar tekrar söylüyor gibiydiler. Ağaçların üzerindeki yapraklar bile tatlı bir esintide sallanırken hoş ve kristal bir ses çıkarıyorlardı.
Bir kaç saat sonra başka bir yıkıntı ile karşılaştık, burası eskiden güzel bir evmiş sanırım. Şöminesi ve bacası halen sağlam bir şekilde duruyor ve zamana karşı koyuyor gibiydi. Rehberim kısa bir süre burada durmak istediğini söyledi ve bana oturup dinlenmem için devrilmiş bir ağaç gövdesi gösterdi.
Ardından evin az ötesinde bir kuyu olduğunu ve oradan biraz içme suyu alacağını söyleyerek uzaklaştı.
Oturduğum yerden biraz evi inceledim. Burada, bu ormanın içinde daha önce kimler yaşamıştı? Yol boyunca karşılaştığımız yapılar köyümde karşılaşmış olduğum evlerden farklıydılar. Kendilerine ait bir farklılıkları vardı. Ya çok yüksek bir kule, yada güçlü duvarlara sahip büyük binalardı.
Yerimden kalkarak evin etrafında bir tur atmaya karar verdim. Evin iç duvarlarında halen raflar anlaşılır bir şekilde duruyordu. Kırık bir masaya benzeyen taştan bir yığıntı vardı. Bahçesi çok büyük değil gibiydi. Ancak yola olan bağlantısında bulunan taştan yığıntıya bakınca eskiden yüksek kemerli bir giriş olduğunu anlayabiliyordum. Evin arka tarafına doğru ilerleyince rehberimin bahsettiği kuyuyu gördüm. Su matarası kuyunun kenarında duruyordu, ancak rehberim çevrede görünmüyordu.
Kuyuya doğru yaklaşınca bir kaç ses duymaya başladım. Nereden geldiğini ilk başta anlayamadım ama sonrasında az öteden geldiğini fark ettim. Bu rehberimin sesiydi. Net bir şekilde duyuyor olsam da sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Biraz daha yaklaşıp ne söylediğini iyice anlamak istedim.
Yaptığım şeyin bir suç olmadığını bildiğim halde yakalanmak istemeyen yaramaz bir çocuk gibi sessizce yaklaşmaya çalışıyordum. Sesler artık fazlasıyla net duyuluyordu. Rehberim yuvarlak taş bir zemin üzerinde tek dizini yere dayamış bir vaziyette göremediğim birisiyle konuşuyordu. Bu kesinlikle daha önce duymadığım bir lisandı. Konuşmanın tonundan ne hakkında konuştuklarını anlayamıyordum. Çünkü rehberim her ne kadar bir dizi yerde duruyor olsa da gayet rahat bir tavırla ve dostça konuşuyor gibiydi.
Sonra ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde rehberim irkildi ve geriye dönüp tam olarak durduğum yere baktı. Göz göze gelmiş olmamız o anda anlayamadığım bir hüzün görmemi sağladı. Bana bir süre daha baktı, belki de böylesine gizli bir konuşmaya izinsiz katıldığım için korkup kaçmamı bekliyordu. Ancak orada durmuş sadece rehberimin gözlerine baktım.
Her halde gitmeyeceğimin farkına varmış olacak ki, başını ve gözlerini yere devirerek ağzından derin bir nefes verdi. Sonrasında önüne döndü ve bir kaç kısa söz söyleyerek ayağa kalktı. Tekrar bana bakarak yanıma doğru gelmeye başlamasıyla az önce ne ile konuştuğunu o zaman fark ettim.
Karşımda bu sefer boyu yarım metreyi geçmeyen ve üzerinde "2" yazan başka bir Ruh Gezgini duruyordu.
Karşımda duran devasa heykele bakarken korkmamak elde değildi. En az 5 metre yüksekliğinde siyah ve gri granitten oyulmuştu. Ne başı, ne de gövdesi daha önce gördüğüm bir canlıya ait değildi.
Yüz hatları sert ve gözleri bir noktaya kilitlenmiş bir şekilde dikkatlice bakıyor gibiydi.
Ona baktığım zaman bizi çok uzaktan izlemiş olduğu , ta yolculuğumuzun en başından beri neler yaptığımızı görmüş olduğuna dair bir izlenimine kapıldım. Belki de buraya kadar güven içinde seyahat ettiğimizden emin olmak istiyordu.
Ben bu düşünceler içerisinde bu dev heykele hayranlık ve korku ile bakarken rehberimin sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. "Altıncı Ruh Gezgini seni korkutmasın küçük dostum.O sadece bize selam veriyor." diyerek başımı okşadı.
"Altıncı Ruh Gezgini mi ?" diye kendimi sormaktan alamadım.
Rehberim heykelin gövdesi üzerinde bulunan bir işareti gösterdi. Bu basit bir çemberin ortasından geçen bir yatay bir çizgi ve onu da dik bir şekilde gene ortasından kesen başka bir çizgiden oluşuyordu.
"Bu altı demek küçük dostum" dedi rehberim. "Bize artık Uykusuz Ormanın başladığını söylüyor."
"Yani daha beş tane daha Ruh Gezgini mi var?" diyerek sorumu çekinerek sordum.
"Aslında sayıları toplam 10 tanedir. Ormanın içerisinde çeşitli sebeplerden ötürü farklı farklı yerlerde üzerilerine düşen görevi yerine getirirler."
"Peki onların görevleri nedir ?" diye sormaktan alamamıştım kendimi.
Rehberim bu sefer ciddileşmişti, yüz ifadesindeki donukluk ve gözlerindeki ifade onu başka bir zaman , bambaşka bir hatıralara götürmüş gibiydi. Bir süre suskun bir şekilde yürüdük, ben sorumun cevabını her na kadar merak etsem de, rehberimin bu cevabı söylemeye hazır olmadığı veya benim bu cevabı duymamı istemeyeceğimi düşünüyor olabilirdi.
Uykusuz Ormanın içlerine doğru ilerlerken artık yürümüş olduğumuz düzgün taştan yol kendini yavaş yavaş basit ,yıllar içerisinde doğal olarak oluşmuş yola bırakıyordu. Nehir halen görüş alanımız içerisindeydi. Sadece başımızın üzerini kapatan ağaçlar hem biraz daha uzun ve sık bir görünüme kavuşmuştu.
Bir kere nehir kıyısına doğru giderek kısa bir mola verdik. Mola sırasında rehberimin bayan Çatlaksöğüt'ün nefis çorbasının olmasını ne kadar çok istediğini tekrar tekrar dile getirdi. Doğrusu o güzel kıyı kenarında oturup harika bir çorbayı içmek gerçekten olağanüstü olurdu.
Sonrasında tekrar yolumuza koyulduk. Bir kaç güzel kuşun ötüşüne ve iki geyiğin birlikte koşup geçişine şahit olduk.
Uykusuz Orman gerçekten çok güzeldi. Her ne kadar ormanın girişindeki devasa Ruh Gezgini beni ürkütmüş olsa da, bir ormanın içerisinde yalnız olsaydım eğer bu beni mutlaka korkuturdu. Ancak, yanımdaki rehberimin varlığı beni bu düşünceden uzak tutmayı başarıyordu. Orman hakkında pek bir bilgim hiç olmadı. Ne gibi canlılara ev sahipliği yapıyordu, ne gibi sırlar saklıyordu.
Yolculuğumuzun ikinci gecesi için rehberim kısa bir süre daha yürümemiz gerektiğini söyledi. Adımlarımız ufak ufak hızlanmaya başlamıştı. Yaklaşık olarak 20 dakika kadar daha yürüdükten sonra yolumuz ve nehir kıyısı arasında küçük bir kulübe gördüm. Tam yaklaşmıştık ki uzaktan olduğunu düşündüğüm bir ses işittik. Rehberim beni kolumdan tutarak hızlıca kulübeye soktu.
Açıkçası ne olduğunu anlamamıştım ama rehberimin telaşından ve duyduğumuz sesten ötürü korkmuştum. Gerçi rehberim kulübeye girdikten sonra sakin bir tavır takınmıştı ve belki beni neşelendirir umuduyla bir kaç küçük espri bile yapmaya gayret gösterdi.
Az önce dışarıda duymuş olduğumuz o sesi nasıl tarif edebilirim hiç bilmiyorum. Daha önce kesinlikle hiç duymadığım türde bir bağırma gibiydi. Sesi çıkaran ne ise, sanki bir meydan okurcasına ormanın içerisinde bağırmıştı.
Ve doğrusu, bu tahta kulübe böylesine güçlü bir sese sahip bir varlığı nasıl durdurabilirdi anlayamıyordum. İncecik tahta bir kapı onu durdurmaya yetiyorsa bu gerçekten güzel olurdu.
"O duyduğumuz ses neydi efendim?" diye sordum bir süre sonra.
Kulübedeki küçük şömineyi henüz yakmış olan rehberim ayağa kalkarak bana önce bir süre baktı. Sonra şömineye eğilerek küçük bir parça tahta alarak bana tekrar döndü.
"Bu görmüş olduğun tahta parçasının ucundaki minik ateşi görüyor musun? Bu, dünyamızdaki nadir güçlerden sadece bir tanesinin varlığına dair küçük bir kanıt. Dünyamızda ve özellikle de bu güzel ormanın ... Uykusuz Ormanın içerisinde daha bir çok kanıt mevcut. Az önce duyduğun ses ise yakın zaman içerisinde karşılaşman gerekebilecek güçlerden yalnızca bir tanesiydi." dedi ve gözlerimin içerisine bakarak nasıl bir tepki vereceğimi izlemeye başladı.
Oturduğum sandalyeden kulübenin tek camından dışarı baktım. Hiçbir şey söylemedim. Ne söylemem gerektiğini de tam olarak bilmiyordum. Dışarıda bir yerde bilmediğim bir dünya vardı ve ben bu dünyanın içinde rehberimin kanatları altında ufacık bir kulübenin içinde oturuyordum.
Rehberim kısa bir süre sonra bizim için basit bir akşam yemeği hazırladı. Sessizce yemeklerimizi yedik, sonrasında da kulübedeki iki şilteden birine ben diğerine rehberim geçip günümüzün son dakikalarının da bitmesi için gözlerimizi yumduk.
Uyandığımda kulübenin içi boştu. Yalnızlık duygusu ve beraberinde kulübenin sabah soğuğu ile kısa bir süre nerede olduğumu bilememiştim. Bu elbetteki korkmama da sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp küçük pencereye doğru yürüdüğümde ise dışarıdan gelen şarkı sesi ile hem şaşırdım hemde rahatlamıştım. Gerçi şarkı her ne kadar neşe dolu ve enerjik olsa bile, rehberimin sesi için güzel sözler söylemem mümkün değildi.
Dışarıda gerçekten çok güzel bir hava vardı, rehberimin bu kadar neşe ile şarkı söylemeye çalışmasına hiç şaşırmamıştım.
"Günaydın küçük dostum. Ne kadar güzel bir gün değil mi !"
"Günaydın efendim. Kesinlikle güzel görünüyor."dedim.
Nehir kıyısına giderek yüzümü yıkadım. Suyun içerisindeki balıkları görebiliyordum. Onlar da bu güzel sabahı neşe ile kutluyorlardı.
Taze meyvelerden ve yanımızda taşıdığımız basit bir kaç yiyecek ile yaptığımız kahvaltının ardından tekrar yola koyulmak için hazırlıklara başlamıştık.Tam yola çıkmak için küçük kulübenin yanından geçerken fark ettim ki. Kulübenin dış duvarlarının tam orta noktalarında bazı simgeler vardı.
Onlara baktığımı gören rehberim "Bunlar tüm geceyi güvenle geçirmemizi sağlayan ve kulübeyi koruyan bazı eski özel yazılar." dedi. Böylelikle bir gece önceki düşüncelerimin de cevabını almış olmuştum.
Kendi kendime "Nasıl bir dünyanın içerisindeyim acaba?" diye düşünmeye başladım. Üç gün öncesine kadar bilmediğim bir dünyanın içerisine çok hızlı bir giriş yapmıştım. Anlamadığım, bilmediğim ve sormaya korktuğum sorular ile karşı karşıyayım.
Yolumuz üzerinde bazı eski yıkıntılar ile karşılaştık. Kimisi sadece bir duvar parçasıyken, kimisi yıkık bir kuleden geriye kalmış duvar parçalarıydı. Kule sağlamken kesinlikle göz alıcı ve ihtişamlı görünüyordu. Yol hiçbir zaman ikiye ayrılmadı yada farklı bir yöne kıvrılmadı. Her zaman dümdüz bir yol üzerinde oluşumuz çok garip geliyordu.
Uykusuz Orman kendine özgü bir sese sahipti. Kuş sesleri alışılmış seslere benzemiyordu.Bir şarkının, bir ezginin kısa parçalarını tekrar tekrar söylüyor gibiydiler. Ağaçların üzerindeki yapraklar bile tatlı bir esintide sallanırken hoş ve kristal bir ses çıkarıyorlardı.
Bir kaç saat sonra başka bir yıkıntı ile karşılaştık, burası eskiden güzel bir evmiş sanırım. Şöminesi ve bacası halen sağlam bir şekilde duruyor ve zamana karşı koyuyor gibiydi. Rehberim kısa bir süre burada durmak istediğini söyledi ve bana oturup dinlenmem için devrilmiş bir ağaç gövdesi gösterdi.
Ardından evin az ötesinde bir kuyu olduğunu ve oradan biraz içme suyu alacağını söyleyerek uzaklaştı.
Oturduğum yerden biraz evi inceledim. Burada, bu ormanın içinde daha önce kimler yaşamıştı? Yol boyunca karşılaştığımız yapılar köyümde karşılaşmış olduğum evlerden farklıydılar. Kendilerine ait bir farklılıkları vardı. Ya çok yüksek bir kule, yada güçlü duvarlara sahip büyük binalardı.
Yerimden kalkarak evin etrafında bir tur atmaya karar verdim. Evin iç duvarlarında halen raflar anlaşılır bir şekilde duruyordu. Kırık bir masaya benzeyen taştan bir yığıntı vardı. Bahçesi çok büyük değil gibiydi. Ancak yola olan bağlantısında bulunan taştan yığıntıya bakınca eskiden yüksek kemerli bir giriş olduğunu anlayabiliyordum. Evin arka tarafına doğru ilerleyince rehberimin bahsettiği kuyuyu gördüm. Su matarası kuyunun kenarında duruyordu, ancak rehberim çevrede görünmüyordu.
Kuyuya doğru yaklaşınca bir kaç ses duymaya başladım. Nereden geldiğini ilk başta anlayamadım ama sonrasında az öteden geldiğini fark ettim. Bu rehberimin sesiydi. Net bir şekilde duyuyor olsam da sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Biraz daha yaklaşıp ne söylediğini iyice anlamak istedim.
Yaptığım şeyin bir suç olmadığını bildiğim halde yakalanmak istemeyen yaramaz bir çocuk gibi sessizce yaklaşmaya çalışıyordum. Sesler artık fazlasıyla net duyuluyordu. Rehberim yuvarlak taş bir zemin üzerinde tek dizini yere dayamış bir vaziyette göremediğim birisiyle konuşuyordu. Bu kesinlikle daha önce duymadığım bir lisandı. Konuşmanın tonundan ne hakkında konuştuklarını anlayamıyordum. Çünkü rehberim her ne kadar bir dizi yerde duruyor olsa da gayet rahat bir tavırla ve dostça konuşuyor gibiydi.
Sonra ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde rehberim irkildi ve geriye dönüp tam olarak durduğum yere baktı. Göz göze gelmiş olmamız o anda anlayamadığım bir hüzün görmemi sağladı. Bana bir süre daha baktı, belki de böylesine gizli bir konuşmaya izinsiz katıldığım için korkup kaçmamı bekliyordu. Ancak orada durmuş sadece rehberimin gözlerine baktım.
Her halde gitmeyeceğimin farkına varmış olacak ki, başını ve gözlerini yere devirerek ağzından derin bir nefes verdi. Sonrasında önüne döndü ve bir kaç kısa söz söyleyerek ayağa kalktı. Tekrar bana bakarak yanıma doğru gelmeye başlamasıyla az önce ne ile konuştuğunu o zaman fark ettim.
Karşımda bu sefer boyu yarım metreyi geçmeyen ve üzerinde "2" yazan başka bir Ruh Gezgini duruyordu.
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Heykeller Bölüm - 3
Solumuzda kalan evler de yaşayanlar yeni yeni uyanıyorlardı. Bazılarında camların kepenkleri çoktan açılmışken, bazılarında yeni açılıyordu.
Sağımızda ise sabah güneşinin ışınlarının üzerine düştüğü güzel nehir bize yoldaşlık ediyordu. Nehir kenarındaki ağaçların müdavimi olan kuşlar nehre doğru ahenkli bir şekilde inerek sularını içiyorlardı.
İçimdeki merak ve heyecan Uykusuz Ormana yaklaştıkça daha çok artıyor, ellerim terlemeye başlıyordu. Aklımı bu fikirden uzaklaştırmak için önce adımlarımı Rehberin adımlarına uydurmaya çalıştım. Ama bu çok fazla bir süre işe yaramadı. Sonrasında ise, toprak yolda karşılaştığım ve tam önüme denk gelen taşlara ayağımla vurmaya ve saymaya başladım.
Sanırım bu hareketim heyecanımı fark ettirmiş olacak ki Rehberim bana dönerek "Küçük dostum, bu güzel ve gerçekten heyecan dolu bir yolculuk. Ondan uzaklaşmaya çalışma, sadece heyecanını yaşa" dedi gülümseyerek.
Bende gülümseyerek karşılık verdim. Ancak bu sefer de aklıma takılan "yolculuk" sözü olmuştu. O an fark ettim ki hiç kimse bana bu törenin ne kadar süreceğini veya ne zaman geri dönebileceğimi söylememişti. İçimdeki heyecan yerini daha büyük bir meraka bırakmıştı."Size bir şey sorabilir miyim?" biraz çekinerek,
"Elbette sorabilirsin dostum" dedi, sanki bunu en başından bekliyormuş gibi.
"Yolculuğumuz ne kadar sürecek acaba ?"
"Ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecektir, bu biraz yola, biraz ormana, biraz da sana bağlı dostum." gözleri heyecanla parlarken.
"Peki, gideceğimiz yer çok mu uzakta?" diyerek üsteledim, aldığım cevaptan tatmin olmamıştım. Eğer bu uzun bir yolculuksa neden yanımızda hiç eşya yoktu? yada daha önemlisi yiyecek bir şeyler de alabilirdik. O an fark ettim ki, gerçekten çok acıkmıştım ve kimse bundan bahsetmiyordu.
Endişemi fark etmişti olacak ki, bana bakarak ve kocam bir gülümseme ile "Dostum, ben senin yol göstericin ve bu yolculuktaki rehberin olarak buradayım. Her şey yolunda, köy dışına çıktığımızda bunu kendin de göreceksin." dedi.
Bu aşamadan sonra uzun bir süre konuşmadan yürüdük. Yolumuz genel olarak düz bir yoldu. Nehrin hemen kenarında oluşu çok huzur verici bir ahenk veriyordu. Onca saat boyunca sadece bir kere mola vermiştik, Onda da rehberimin cübbesi altından çıkardığı küçük bir heybeden çıkan bir kaç parça meyveli ekmek dilimi ve nehrin serin suyundan içerek çimenlerin üzerinde dinlendik.
Biraz yediğimiz lezzetli ekmekten, biraz ağaçlardan, biraz da nehrin serin sularından konuştuk. Nehrin kenarından balıkları izledim ve bir kaç ufak parça ekmek ile onları besledim.
Yavaş yavaş havanın kararmaya başlamasına yakın iyice yorulmuştum. Her zaman iç içe yaşadığımızı düşündüğüm ormana, neden böyle bir yoldan gittiğimizi iyice merak etmeye başlamıştım. Evlerimizin hemen arkasında gitseydik zaten çok kısa bir sürede içerisine girebilirdik.
Tam bu düşüncelerim ve küçük bacaklarımın yorgunlarını düşündüğüm bir sırada rehberim bana dönerek ve geniş bir gülümseme ile "Bu gece burada konaklayacağız,dostum." dedi.
O an fark ettim ki tam olarak köyümüz ile ormanın sınırı arasında ufak bir kulübe durmuş bizi bekliyormuş.
"Burası yolcular için konuksever bir handır. Şanslıysak eğer ev sahibemizin karısının yaptığı muhteşem lezzetli sebze çorbasından bizim için kalmış olabilir." diyerek kapıdan içeri girdi. Daha önce hiçbir han da kalmamıştım. Çekinerek rehberimin peşinden bende içeri adım attım.
İçerisi dışarıdan göründüğünden daha geniş ve son derece güzeldi. Kapının sol tarafına doğru bakınca duvarda çok güzel bir taş işçiliği ile yapılmış olan şömine ve bunun önündeki alan içerisine güzelce yerleştirilmiş yedi sekiz tane küçük masa ve üzerilerinde yeşil ekoseli masa örtüleri olan bir yemek odası vardı.
Kapının tam karşısında ise hanın ev sahiplerinin oturduğu bir masa ve arkasında odalara ait anahtarların asılı olduğu bir pano vardı. İçeri girmemizle birlikte hanın sahipleri olan bay ve bayan Çatlaksöğüt bizleri büyük bir heyecan ve sevgiyle karşıladılar. Bay Çatlaksöğüt rehberimizle uzun uzun sohbet etmek için onu bir kenara çekerken, bayan Çatlaksöğüt ise beni yemek odasına doğru nazikçe çekiştiriyordu. "Çok yorgun görünüyorsun küçüğüm. Acıktın mı ? Sana meşhur sebze çorbamı getireceğim hemen, umarım seversin. Tabi başka bir şey istersen sana mutfaktan harika bir patates püresi ve tavuk da getirebilirim. Ama elbette sen karar vermelisin !" Ben her ağzımı açıp cevap versem mi yoksa sessizce ev sahibemizin kararına saygı mı göstersem diye kararsız kaldığımda durum daha fazlası için yeni cevaplar ister hale geliyordu. "Yemeğini yedikten sonra sana harika bir elmalı turta da getireceğim. Bunu mutlaka seviyorsundur. Kim sevmez ki ? Senin yaşındayken tek düşünebildiğim annemin muhteşem elmalı turtası olurdu." diyerek beni bir masaya oturttu ve sorduğu tüm sorulara tek bir cevap almayı beklemeden başka sorular sora sora mutfağa doğru gitti.
Ben orada oturmuş daha ne olduğunu bile anlamadan yan taraftaki cam önündeki bir masada o an gördüğüm bir ihtiyar adam bana kahkaha atarak "Gördüğüm kadarıyla Bayan Çatlaksöğüt seni de ilk andan itibaren etkiledi. Merak etme oğlum, ne ilksin ne de son olacaksın." diyerek koltuğunda geriye doğru yaslandı ve keyifle piposundan bir nefes aldı.
Kısa bir sonra rehberimde masa da karşımdaki yerini aldı. Ardından Bayan Çatlaksöğüt'ün o meşhur sebze çorbası geldi. Bir meyve tabağı ile bana özel olarak süslenmiş güzel bir elmalı turta da sırasıyla masamızda yerini aldı.
Daha sonra rehberim benim masa da uyuya kalacağımı fark etmiş olacak ki, beni odama çıkardı. Gözlerimi kapattığım da hemen uyumuş olmalıyım. Uykum sırasında garip bir rüya gördüm. Orman içerisinde sürekli koşuyordum. Neyden ve neden kaçtığımı bilmeden sadece koşuyordum. Etrafımda beni saran orman dışında hiç bir şey de görmüyordum.
Uyandığımda yatağın için de ter içerisindeydim. Kalkıp kendime bir bardak su koymak için sürahiye uzandım. Sonrasında pencereden dışarı bakmaya başladım. Görmüş olduğum rüya beni etkilemişti, bilmediğim bir ormana gidiyordum. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. "Bizden başka birileri de orada olacak mı?" diye düşünürken aşağıda bir hareket fark ettim.
Yolun karşı tarafındaki ağaçların altında bir karartı vardı. Şeklini tam olarak seçemesem de bir at ve üzerinde binicisi gibi duruyordu. Ağaçlar detayları fazlasıyla gizliyordu. Neden orada durmuş bekliyordu bilemiyordum, ancak görmüş olduğum rüyanın ardından böyle bir şey ile karşılaşmak beni çok sarsmıştı.
Bardağımdan bir yudum daha su içtim ve ağaçların oraya tekrar baktığımda az önce gördüğüm at ve binicisi yerinde yoktu. Belki de rüyamın etkisiyle zihnimin bana küçük bir oyunuydu. Yatağıma dönerek sıcacık yatağımda tekrar uykuya daldım.
Sabah rehberimin kapı vuruşuna uyandım. Giyinip hemen aşağıya indiğimde bir gece önceki masada oturmuş iştahla şahane kokulu ve sıcacık bir küçük ekmeği ikiye bölüyordu. Beni gördüğünde "Buraya gel dostum ! Bayan Çatlaksöğüt'ün elleri ile yaptığı bu küçük ekmekleri kesinlikle tatmalısın." diyerek büyük bir ısırık aldı.
Soframız son derece basit ama iştah açıcıydı. Tabağımda güzel bir omlet, 2 sosis ve peynir vardı. Tüm bunlar küçük ekmeklerle birleşince son derece başarılı ve doyurucu bir sonuç veriyordu. Bayan Çatlaksöğüt'ün han kapısından çıkarken bana verdiği kıpkırmızı elma ise kahvaltının üzerine güzel bir dokunuş olmuştu.
Bayan Çatlaksöğüt beni sımsıkı kucakladıktan sonra ev sahiplerimiz bize iyi dileklerini sunarak bizi yolcu ettiler.
Çok güzel bir gün, bir gün önceki gibi hava kuş cıvıltıları ile doluydu. Gökyüzünün o muhteşem maviliğinde Uykusuz Orman için yola çıkmamızdan çok kısa süre sonra, karşımızda daha önce görmediğim büyüklükte ve korkutucu o görüntü ile karşılaştık.
Sağımızda ise sabah güneşinin ışınlarının üzerine düştüğü güzel nehir bize yoldaşlık ediyordu. Nehir kenarındaki ağaçların müdavimi olan kuşlar nehre doğru ahenkli bir şekilde inerek sularını içiyorlardı.
İçimdeki merak ve heyecan Uykusuz Ormana yaklaştıkça daha çok artıyor, ellerim terlemeye başlıyordu. Aklımı bu fikirden uzaklaştırmak için önce adımlarımı Rehberin adımlarına uydurmaya çalıştım. Ama bu çok fazla bir süre işe yaramadı. Sonrasında ise, toprak yolda karşılaştığım ve tam önüme denk gelen taşlara ayağımla vurmaya ve saymaya başladım.
Sanırım bu hareketim heyecanımı fark ettirmiş olacak ki Rehberim bana dönerek "Küçük dostum, bu güzel ve gerçekten heyecan dolu bir yolculuk. Ondan uzaklaşmaya çalışma, sadece heyecanını yaşa" dedi gülümseyerek.
Bende gülümseyerek karşılık verdim. Ancak bu sefer de aklıma takılan "yolculuk" sözü olmuştu. O an fark ettim ki hiç kimse bana bu törenin ne kadar süreceğini veya ne zaman geri dönebileceğimi söylememişti. İçimdeki heyecan yerini daha büyük bir meraka bırakmıştı."Size bir şey sorabilir miyim?" biraz çekinerek,
"Elbette sorabilirsin dostum" dedi, sanki bunu en başından bekliyormuş gibi.
"Yolculuğumuz ne kadar sürecek acaba ?"
"Ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecektir, bu biraz yola, biraz ormana, biraz da sana bağlı dostum." gözleri heyecanla parlarken.
"Peki, gideceğimiz yer çok mu uzakta?" diyerek üsteledim, aldığım cevaptan tatmin olmamıştım. Eğer bu uzun bir yolculuksa neden yanımızda hiç eşya yoktu? yada daha önemlisi yiyecek bir şeyler de alabilirdik. O an fark ettim ki, gerçekten çok acıkmıştım ve kimse bundan bahsetmiyordu.
Endişemi fark etmişti olacak ki, bana bakarak ve kocam bir gülümseme ile "Dostum, ben senin yol göstericin ve bu yolculuktaki rehberin olarak buradayım. Her şey yolunda, köy dışına çıktığımızda bunu kendin de göreceksin." dedi.
Bu aşamadan sonra uzun bir süre konuşmadan yürüdük. Yolumuz genel olarak düz bir yoldu. Nehrin hemen kenarında oluşu çok huzur verici bir ahenk veriyordu. Onca saat boyunca sadece bir kere mola vermiştik, Onda da rehberimin cübbesi altından çıkardığı küçük bir heybeden çıkan bir kaç parça meyveli ekmek dilimi ve nehrin serin suyundan içerek çimenlerin üzerinde dinlendik.
Biraz yediğimiz lezzetli ekmekten, biraz ağaçlardan, biraz da nehrin serin sularından konuştuk. Nehrin kenarından balıkları izledim ve bir kaç ufak parça ekmek ile onları besledim.
Yavaş yavaş havanın kararmaya başlamasına yakın iyice yorulmuştum. Her zaman iç içe yaşadığımızı düşündüğüm ormana, neden böyle bir yoldan gittiğimizi iyice merak etmeye başlamıştım. Evlerimizin hemen arkasında gitseydik zaten çok kısa bir sürede içerisine girebilirdik.
Tam bu düşüncelerim ve küçük bacaklarımın yorgunlarını düşündüğüm bir sırada rehberim bana dönerek ve geniş bir gülümseme ile "Bu gece burada konaklayacağız,dostum." dedi.
O an fark ettim ki tam olarak köyümüz ile ormanın sınırı arasında ufak bir kulübe durmuş bizi bekliyormuş.
"Burası yolcular için konuksever bir handır. Şanslıysak eğer ev sahibemizin karısının yaptığı muhteşem lezzetli sebze çorbasından bizim için kalmış olabilir." diyerek kapıdan içeri girdi. Daha önce hiçbir han da kalmamıştım. Çekinerek rehberimin peşinden bende içeri adım attım.
İçerisi dışarıdan göründüğünden daha geniş ve son derece güzeldi. Kapının sol tarafına doğru bakınca duvarda çok güzel bir taş işçiliği ile yapılmış olan şömine ve bunun önündeki alan içerisine güzelce yerleştirilmiş yedi sekiz tane küçük masa ve üzerilerinde yeşil ekoseli masa örtüleri olan bir yemek odası vardı.
Kapının tam karşısında ise hanın ev sahiplerinin oturduğu bir masa ve arkasında odalara ait anahtarların asılı olduğu bir pano vardı. İçeri girmemizle birlikte hanın sahipleri olan bay ve bayan Çatlaksöğüt bizleri büyük bir heyecan ve sevgiyle karşıladılar. Bay Çatlaksöğüt rehberimizle uzun uzun sohbet etmek için onu bir kenara çekerken, bayan Çatlaksöğüt ise beni yemek odasına doğru nazikçe çekiştiriyordu. "Çok yorgun görünüyorsun küçüğüm. Acıktın mı ? Sana meşhur sebze çorbamı getireceğim hemen, umarım seversin. Tabi başka bir şey istersen sana mutfaktan harika bir patates püresi ve tavuk da getirebilirim. Ama elbette sen karar vermelisin !" Ben her ağzımı açıp cevap versem mi yoksa sessizce ev sahibemizin kararına saygı mı göstersem diye kararsız kaldığımda durum daha fazlası için yeni cevaplar ister hale geliyordu. "Yemeğini yedikten sonra sana harika bir elmalı turta da getireceğim. Bunu mutlaka seviyorsundur. Kim sevmez ki ? Senin yaşındayken tek düşünebildiğim annemin muhteşem elmalı turtası olurdu." diyerek beni bir masaya oturttu ve sorduğu tüm sorulara tek bir cevap almayı beklemeden başka sorular sora sora mutfağa doğru gitti.
Ben orada oturmuş daha ne olduğunu bile anlamadan yan taraftaki cam önündeki bir masada o an gördüğüm bir ihtiyar adam bana kahkaha atarak "Gördüğüm kadarıyla Bayan Çatlaksöğüt seni de ilk andan itibaren etkiledi. Merak etme oğlum, ne ilksin ne de son olacaksın." diyerek koltuğunda geriye doğru yaslandı ve keyifle piposundan bir nefes aldı.
Kısa bir sonra rehberimde masa da karşımdaki yerini aldı. Ardından Bayan Çatlaksöğüt'ün o meşhur sebze çorbası geldi. Bir meyve tabağı ile bana özel olarak süslenmiş güzel bir elmalı turta da sırasıyla masamızda yerini aldı.
Daha sonra rehberim benim masa da uyuya kalacağımı fark etmiş olacak ki, beni odama çıkardı. Gözlerimi kapattığım da hemen uyumuş olmalıyım. Uykum sırasında garip bir rüya gördüm. Orman içerisinde sürekli koşuyordum. Neyden ve neden kaçtığımı bilmeden sadece koşuyordum. Etrafımda beni saran orman dışında hiç bir şey de görmüyordum.
Uyandığımda yatağın için de ter içerisindeydim. Kalkıp kendime bir bardak su koymak için sürahiye uzandım. Sonrasında pencereden dışarı bakmaya başladım. Görmüş olduğum rüya beni etkilemişti, bilmediğim bir ormana gidiyordum. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. "Bizden başka birileri de orada olacak mı?" diye düşünürken aşağıda bir hareket fark ettim.
Yolun karşı tarafındaki ağaçların altında bir karartı vardı. Şeklini tam olarak seçemesem de bir at ve üzerinde binicisi gibi duruyordu. Ağaçlar detayları fazlasıyla gizliyordu. Neden orada durmuş bekliyordu bilemiyordum, ancak görmüş olduğum rüyanın ardından böyle bir şey ile karşılaşmak beni çok sarsmıştı.
Bardağımdan bir yudum daha su içtim ve ağaçların oraya tekrar baktığımda az önce gördüğüm at ve binicisi yerinde yoktu. Belki de rüyamın etkisiyle zihnimin bana küçük bir oyunuydu. Yatağıma dönerek sıcacık yatağımda tekrar uykuya daldım.
Sabah rehberimin kapı vuruşuna uyandım. Giyinip hemen aşağıya indiğimde bir gece önceki masada oturmuş iştahla şahane kokulu ve sıcacık bir küçük ekmeği ikiye bölüyordu. Beni gördüğünde "Buraya gel dostum ! Bayan Çatlaksöğüt'ün elleri ile yaptığı bu küçük ekmekleri kesinlikle tatmalısın." diyerek büyük bir ısırık aldı.
Soframız son derece basit ama iştah açıcıydı. Tabağımda güzel bir omlet, 2 sosis ve peynir vardı. Tüm bunlar küçük ekmeklerle birleşince son derece başarılı ve doyurucu bir sonuç veriyordu. Bayan Çatlaksöğüt'ün han kapısından çıkarken bana verdiği kıpkırmızı elma ise kahvaltının üzerine güzel bir dokunuş olmuştu.
Bayan Çatlaksöğüt beni sımsıkı kucakladıktan sonra ev sahiplerimiz bize iyi dileklerini sunarak bizi yolcu ettiler.
Çok güzel bir gün, bir gün önceki gibi hava kuş cıvıltıları ile doluydu. Gökyüzünün o muhteşem maviliğinde Uykusuz Orman için yola çıkmamızdan çok kısa süre sonra, karşımızda daha önce görmediğim büyüklükte ve korkutucu o görüntü ile karşılaştık.
23 Temmuz 2015 Perşembe
Heykeller Bölüm - 2
Hava da taze çiçek kokusuna karışmış çiğ tanelerinin keskinliği vardı. Ağaçları saran ve onlara ayrı bir heyecan veren sabah meltemi üstlerinde dolaşıyor. Yaramaz bir çocuk gibi bir o yana bir bu yana neşeyle etrafta geziniyordu.
Köyümüzün içinden geçen ve ve iki kola ayrılan güzel bir nehir bulunmakta, bu nehrin kaynağı kuzeydoğusundaki yüce dağlardan gelen bereketli sulardı. Uzun bir yol kat ederek , önce dağlarla köyümüz arasında kalan içerisinde binlerce canlıya ev sahipliği yapan , köyümüz içinse her türlü ihtiyacını karşılayan Uykusuz Ormanından geçer. Ardından güzel ve huzur dolu köyümüzde iki kola ayrılır. bir kol batıya doğru uzanırken diğer bir kol ise güneye doğru yoluna devam eder.
Uykusuz Ormanı köy kurulduğundan bu zamana kadar doğal bir zenginlik olarak hayatlarına bolluk katmıştı. Köy halkı da buna her zaman şükran duyarak, ormana gereken saygıyı göstermişlerdi. Bir ev yapılacağı zaman ihtiyaç olan ağacı alırlarken yenisi içinde gereken ortamı hazırlıyorlardı. Aynı zamanda, köyde doğan her bir bebek için ormana yeni ağaç dikilirdi.
Benim için daha önceden kaç ağaç dikildi bu muhteşem ormana hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey duyduğum korku, heyecan ve bilinmeyendi.
Beni bu dünyaya getiren ve büyüten ailem, bildiğim her şeyi unutmam ve geçmişi hatırlamam için hazırlamışlardı.
Köyümüzün ruhani rehberi, köyümüzün ortasından geçen nehrin üzerine kurulmuş olan köprüde bekliyordu. Daha önce bir iki kez karşılaşmıştım kendisiyle, biraz kısa boylu, hafiften toplu ve her zaman gülen bir suratı vardı. Normal de öyle pekte ciddiye alınacakmış gibi bir hali de yoktu doğrusu. Ancak ailem ve tüm köy halkı büyük bir saygı ile kendisinden bahsetmişlerdir.
Söylendiğine göre bir keresinde köyümüze musallat olan bir canavarın karşısına çıkmak için Uykusuz Ormana girip 4 gece boyunca aramış ve onu yuvasında bulup büyük bir anlaşmaya ikna etmiş. Canavar da bir daha asla köyümüze görünmemiş. Söylendiğine göre ara sıra ormanın içinden canavarın sesi duyulurmuş. Ancak herkes bilir ki rehberimiz sayesinde herkes güvenle uyuyabilirmiş.
Bugün üzerinde tören giysisi var. Koyu yeşil bir pelerin üzerine gümüş yazılar olduğunu tahmin ettiğim bazı şekiller var. Yüzü ciddi ama sıcak bir his veriyor. Beni gülümseyerek selamladı.
"Hazır mısın küçük dostum?" diyerek başımı okşadı. Annem ve babama dönerek baktım. Her ikisinin de gözlerinde mutluluk ışıltısı vardı. Anneme sarıldım sıkıca, bana "döndüğünde beni hatırlaman için bunu veriyorum." diyerek anlıma sıcacık bir öpücük kondurdu.
Babam ise bana uzun uzun bakıp "Seninle gurur duyuyorum oğlum." diyerek sarıldı.
Arkamı döndüğümde rehberimizi çoktan köprüden inmiş ve nehir boyunca yavaş adımlarla yürümeye başlamış olduğunu gördüm. Nedensiz ve anlamsız bir panikle hemen peşinden koşarak yanına geldim.
Kafasını çevirip bana baktı ve sıcacık gülümsemesi içimi bir kez daha rahatlattı.
Bugün doğum günüm, yeni hayatım için yanımda rehberim ile Uykusuz Ormana yürüyorum.
Köyümüzün içinden geçen ve ve iki kola ayrılan güzel bir nehir bulunmakta, bu nehrin kaynağı kuzeydoğusundaki yüce dağlardan gelen bereketli sulardı. Uzun bir yol kat ederek , önce dağlarla köyümüz arasında kalan içerisinde binlerce canlıya ev sahipliği yapan , köyümüz içinse her türlü ihtiyacını karşılayan Uykusuz Ormanından geçer. Ardından güzel ve huzur dolu köyümüzde iki kola ayrılır. bir kol batıya doğru uzanırken diğer bir kol ise güneye doğru yoluna devam eder.
Uykusuz Ormanı köy kurulduğundan bu zamana kadar doğal bir zenginlik olarak hayatlarına bolluk katmıştı. Köy halkı da buna her zaman şükran duyarak, ormana gereken saygıyı göstermişlerdi. Bir ev yapılacağı zaman ihtiyaç olan ağacı alırlarken yenisi içinde gereken ortamı hazırlıyorlardı. Aynı zamanda, köyde doğan her bir bebek için ormana yeni ağaç dikilirdi.
Benim için daha önceden kaç ağaç dikildi bu muhteşem ormana hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey duyduğum korku, heyecan ve bilinmeyendi.
Beni bu dünyaya getiren ve büyüten ailem, bildiğim her şeyi unutmam ve geçmişi hatırlamam için hazırlamışlardı.
Köyümüzün ruhani rehberi, köyümüzün ortasından geçen nehrin üzerine kurulmuş olan köprüde bekliyordu. Daha önce bir iki kez karşılaşmıştım kendisiyle, biraz kısa boylu, hafiften toplu ve her zaman gülen bir suratı vardı. Normal de öyle pekte ciddiye alınacakmış gibi bir hali de yoktu doğrusu. Ancak ailem ve tüm köy halkı büyük bir saygı ile kendisinden bahsetmişlerdir.
Söylendiğine göre bir keresinde köyümüze musallat olan bir canavarın karşısına çıkmak için Uykusuz Ormana girip 4 gece boyunca aramış ve onu yuvasında bulup büyük bir anlaşmaya ikna etmiş. Canavar da bir daha asla köyümüze görünmemiş. Söylendiğine göre ara sıra ormanın içinden canavarın sesi duyulurmuş. Ancak herkes bilir ki rehberimiz sayesinde herkes güvenle uyuyabilirmiş.
Bugün üzerinde tören giysisi var. Koyu yeşil bir pelerin üzerine gümüş yazılar olduğunu tahmin ettiğim bazı şekiller var. Yüzü ciddi ama sıcak bir his veriyor. Beni gülümseyerek selamladı.
"Hazır mısın küçük dostum?" diyerek başımı okşadı. Annem ve babama dönerek baktım. Her ikisinin de gözlerinde mutluluk ışıltısı vardı. Anneme sarıldım sıkıca, bana "döndüğünde beni hatırlaman için bunu veriyorum." diyerek anlıma sıcacık bir öpücük kondurdu.
Babam ise bana uzun uzun bakıp "Seninle gurur duyuyorum oğlum." diyerek sarıldı.
Arkamı döndüğümde rehberimizi çoktan köprüden inmiş ve nehir boyunca yavaş adımlarla yürümeye başlamış olduğunu gördüm. Nedensiz ve anlamsız bir panikle hemen peşinden koşarak yanına geldim.
Kafasını çevirip bana baktı ve sıcacık gülümsemesi içimi bir kez daha rahatlattı.
Bugün doğum günüm, yeni hayatım için yanımda rehberim ile Uykusuz Ormana yürüyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

